Anımsamak : Anlamın İzini Sürmek

278

06/08/14

Kişi kendisine özgü bir metin dünyası yaratırken; daha önceden öğretilmiş yöntemlerle, sağlam tutarlılık köprülerinden geçmez, yalnızca (sezgileriyle) uçar. Anımsamaların, akılda tutulanların izini sürmek ve bu izlerin gevşek, çözük ve derli toplu olmayan metnini oluşturmak, bu uçuşun eseridir.  

“Bunu hiç unutmamam gerekiyor” dedim kendi kendime; masadan bir kâğıt aldım, ondan küçük bir parça yırttım ve kitabın unutmamam gereken bölümüne yerleştirdim. Kâğıdın masada kalan bölümüne gözüm ilişti, birtakım şeyler yazılmıştı; birilerinin adı, telefon numaraları, mail adresleri ve o sıralarda tamamlanması gereken yazıların ne zaman ve hangi adreslere gönderilmesi gerektiği, ayrıca birkaç yazardan alıntılanmış küçük bölümler. Ama zaten çoğunun tarihi eskiydi, yani o notlar artık büyük ölçüde önemini yitirmişti. Bu yüzden kâğıdın bir parçasının yırtılmış olmasına pek de aldırmadım ve buruşturup çöp sepetine attım.

Kitapta, o işaretlediğim bölüme ise uzun bir süre dönme olanağım olmadı. Haftalar sonra, diğer işleri halletmeye çalışırken o kitabın hâlâ masada durmakta olduğunu fark ettim. O sıralarda kullandığım not kâğıtları, kitaplar, tütün paketleri, kül tablaları, kalemler ortalığı öyle bir kaplamıştı ki bir kahve fincanı koyabilecek yer bile yoktu. Bu yüzden gereksiz birçok şeyi kaldırmak, masayı düzenlemek zorunda kaldım; o kitabı da alıp kitaplığın bir rafına yerleştirdim.

Kitap rafta ne kadar bekledi, tam olarak bilemiyorum; ama bir yıldan az olmamalı. Günün birinde onu yeniden (başka bir şey aramak için) elime alıp açtığımda, elbette ilk açılan yer, kâğıdı sıkıştırdığım o bölüm oldu. Hemen şunu anımsadım: Ben bu bölümü unutmamak için işaretlemiştim; oysa orada neyi unutmayacaktım? Onu unutmuştum. Satırlara biraz göz attım, bana pek de bir şey ifade etmedi, sanki ilk kez okuyor gibiydim. Oysa kâğıt parçasının üzerindeki adları, alıntıları ve onları niçin yazdığımı anımsıyordum (onları anımsamak daha dolaysız ve kolaydı), o anda kitaptaki metin birden bire zihnimde canlanıverdi; araya sıkışmış kâğıttaki yazılar ile kitaptakiler bir kısa devre oluşturmuş, iç içe geçmiş ve işlemeye başlamışlardı. Ne var ki yine de bu iç içeliği ayrıştırabilmem, yani kâğıtta yazanlar ile kitaptaki metnin ilk okuduğum anlamı arasına bir sınır koyabilmem zordu; biri olmadan diğeri olamıyordu.

Yukarıdaki basit kurmaca metin, şimdi bu yazıyı yazarken “anımsadığım” başka bir metne gönderme yapıyor. Bu, Svetlana Boym’un “Nostaljinin Geleceği” adlı o harika kitap (nedense tek bir metni, yani bunu anımsadım; neden yalnızca bu, bilinmez). Boym, o kitabın “giriş” bölümüne bir geri dönüş öyküsü ile başlar ve orada şunu anlatır: “Bir zamanlar ortaçağ Töron şövalyelerinin kalelerinden biri olan Königsberg, savaştan sonraki yıllarda, örnek bir Sovyet şantiye alanı olan Kaliningrad’a dönüştürülmüştü. Şehrin Prusya geçmişinin kalıntılarından tek bir gotik katedral kalmıştı, o da kubbesiz olduğundan Immanuel Kant’ın mezar taşını yağmur damlalarından koruyamıyordu. Karı koca birlikte Kaliningrad’da dolaşmış ve Pregolya Irmağı’na gelene kadar tanıdık pek az şey görmüşler. Ama ırmaktaki karahindiba ve saman kokularını duyunca anne babalarının hikâyelerini yeniden hatırlamışlar.” Burada yaşlı karı kocanın Kaliningrad’ı ilk kez mi gördükleri ya da oraya çok uzun yıllar sonra, tümüyle unuttuktan itibaren mi gittikleri çok önemli değildir. İster öyle olsun, ister diğer türlü; her durumda onlara geçmişi anımsatan şey, asıl anımsamaya çalıştıklarının çok dışında, akla gelmedik bir şeydir (ben de kitapta o işaretleyip sakladığım metni başka bir amaçla okumaktayım, geçmişte aklıma getirmediğim bir amaçla…).

Roland Barthes, “S/Z Sarrazin” adlı kitabında iç rahatlatıcı bir şey söylüyor; diyor ki: “Bir metni unuttuğu için kişi kendisini aptal sanmamalıdır; çünkü bir metin unutulmak için yazılır.” Barthes’a göre bu tezin pek çok gerekçesi vardır; bir tanesi de yazının bir gösterge bütünü olma niteliğidir. Onun “Yazının Sıfır Derecesi” kitabında da açıkladığı üzere “yazı”, tarihi yadsıyarak başlar. Buna karşın, yazı dilinin tek bir tarihi vardır: Kendi gösterge olanaklarının tarihi… “Hérbert ‘Pére Duchéne’in hiçbir sayısına birkaç ‘hastir’, birkaç ‘hırt’ sokuşturmadan başlamazdı. Bu kaba sözcükler hiçbir şey anlatmazdı, ama imlerdi. Neyi mi? Bütün bir devrim durumunu. İşte işlevi artık yalnızca bildirmek ya da dile getirmek değil, aynı zamanda hem Tarih, hem de burada yapılan seçim olan bir dil ötesini benimsetmek olan bir yazı örneği.” Barthes’in vurguladığı durum açık: Yazı dili (bir gösterge olduğu sürece) olaylar tarihinin değil, kendi gösterge tarihinin peşinden gidecektir. Orada tarih, olayların bağlantısının yerine metinlerin bağlantısını öne sürer. İşte böylece benim bir metni niçin basit bir not kâğıdından anımsayabildiğim, ardından da bunların ikisinin birden niçin ansızın ve nedensizce Boym’un metnini gösterdiği anlaşılabilir. Ve niçin (“S/Z Sarrazin”de belirtildiği üzere) bir metni unutmanın aptallık sayılmadığı… Çünkü birbirini izleyen şeyler olayların “iç” anlamları değil, metinlerin “dış” yapılarıdır.

Jacques Derrida “Gramatoloji” kitabında şunu der: “Anlam dediğimiz şey, zaten baştanbaşa bir ayrımlar dokusundan oluşmuştur. Bu ayrımlar, metinler-arası göndermeler ile oluşan dokusal [metinsel] bir bağı meydana getirir. Sözüm ona yalın her terim, bir başkasının izi tarafından çalışılmıştır. O her zaman kendini, kendinin dışına taşır.” Derrida burada bize, her metnin bir gösterge haline geldiğini, ama bunlar arasındaki ayrımların örgüsüyle, bütünsel bir anlam yanılsaması yaratıldığını söylemektedir (Immanuel Kant’ın “transandantal yanılsama” olarak tanımladığı durum gibi). Ve aynı zamanda da şu belirtilmektedir: Söz konusu yanılsamadan yararlanarak, Batı metafiziğinin kendi anlam dünyasını kurduğu… Tüm bunların eleştirisi Derrida tarafından son derece ayrıntılı bir biçimde ortaya konulmuştur; fakat biz burada şuna dikkat etmeliyiz:

Her bir terim, içinde ayrımlar (différance) taşıması yüzünden, bu ayrımların kendilerini rahatça ve güvenle dışa vurabilmeleri mümkün olmaz; mümkün olabilecek tek şey, her bir metnin kendi “non-expressivité”sini (dışavurulmazlığını) sağlayabilmesidir. Yani metin, “dış” görünüşüyle hiçbir anlamı açıklamamaktadır, o anlamı “dışavurmama” koşuluyla aktarabilmektedir. O halde elimizde anlam adına bir metinden ne kalıyor? Ya da şöyle sorulmalı: Bir metin bize anlamdan bir şeyler aktarmıyorsa, o halde ne aktarıyor? Belki tek şeyi: Kendi ironik yapısını… Burada “ironi” kavramını “komikleştirmek” olarak değil de “açmaza düşmek” olarak anlamalıyız. Demek ki bir metin kendi “açmaz”ının karşılığı ise ondan elde edebileceğimiz şey, anlamı okumanın dışında, onun “açmaz”a yaptığı göndermeyi kavramaktır. İşte metinler-arası örgüden kast edilen de bu “açmaz”ların (“ironik” hallerin), dönüşüme uğramış göstergelerini izlemektir.

Derrida’nın dil ya da yazı üzerine çözümlemeleri, bize pratik yaşamda bir iletişim olanağı sağlamaz; olsa olsa iletişimde bulunduğumuzu, anlam aktarmaları gerçekleştirdiğimizi sandığımız anlarda, bir kuşkuya düşmemizi sağlar (Batı metafiziğinin, yaşamın her bir noktasına sızdığı durumun da bir eleştirisidir pekâlâ bu). Michel Foucault da kendi tabanı olan yapısalcılığın üzerinde durup (“gevşek bir yapısalcılık” denilebilir buna) daha sonra Derrida’nın radikal bir tavırla ele alacağı yapısalcılığın sorunlarına doğru yönelir; “Kelimeler ve Şeyler” kitabında şunu yazar: “Bilmek, dilden dile aktarma yapmaya ilişkindir. Kelimelerin ve şeylerin tekdüze, büyük düzgünlüğünü ihya etmeye ilişkindir. /…Bilginin özelliği, ne görmek ne de gözetlemek olmayıp, yorumlamaktır. Yazının yorumlanması, eskilerin yorumlanması, yolculuklara ilişkin olarak anlatıların yorumlanması, efsane ve hikâyelerin yorumlanması; bu söylemlerin her birinden, onun gerçeği ilan etme hakkını yorumlaması istenmektedir; ondan yalnızca, onun hakkında konuşabilme olanağı talep edilmektedir. Şeyleri yorumlamaktan çok, yorumlamaları yorumlama konusunda yapılacak iş oldukça çoktur ve kitaplar hakkındaki kitaplar, diğer herhangi bir konudaki kitaplardan daha fazladır.” Foucault’dan okuduğumuza göre de “bilme” denilen şey, dilin basit göstergelerinde değil, o göstergelerin birbirleriyle oluşturduğu, sonsuza kadar üreyebilen “yorum” ağındadır. Ve o halde dil, bir “bilme” malzemesi olamaz; onun “son anlamı” yoktur ve gerçeğini ancak gelecekteki söylemlere aktardığı, ucu açık anlamlarda bulur. Bu noktada, Foucault’dan yapılan yukarıdaki alıntının son tümcesine bir kez daha bakalım; şöyle diyor: “Kitaplar hakkındaki kitaplar, diğer herhangi bir konudaki kitaplardan daha fazladır.” Demek istiyor ki: Eğer bir anlamı aktaran bir metnin peşine düşmüşseniz, o gezindiğiniz yer, belli bir metne doğru ilerleyen ince bir patika olamaz; orası olsa olsa, her yöne uzanan sonsuz patikaların üst üste bindiği, birbirlerini izlediği ya da kesiştiği çok büyük bir alandır.

Bu alanda kişi yolunu nasıl bulabilir, patikalar labirentinde kendine ait tutarlı bir yönelişi nasıl başarabilir? Yoksa o kişi, her defasında o labirentte (“bilme” yolunda) kaybolup gidecek midir? Foucault yine aynı kitapta, kişiye (olumsuz da olsa) bir ipucu veriyor gibidir: “Bir şeyleri tanımak, onları birbirleriyle yakın kılan ve dayanışmaya sokan benzerlikler sistemini ortaya çıkartmaktadır. Fakat benzerlikleri ortaya çıkartmak, ancak işaretler bütününün yüzeyde, tartışmaya yer bırakmayan bir işaret metni oluşturmaları ölçüsünde mümkündür. Oysa bu işaretlerin kendileri, bir benzerlikler oyunundan başka bir şey değillerdir ve benzeri tanıma konusundaki zorunlu olarak tamamlanmamış sonsuz göreve gönderme yaparlar.” Dil için benzerlikler durumu elverişli değildir elbette, onu ilk anda yine içine kapatır ve yorumdan alıkoyar. Çünkü dil için elverişli olan, bir yorumun, yorumladığı şeyi asla ilan edememesidir; ama yine de bu yolla, daha dolaylı bir benzerlik ilişkisi içindedir. Maurice Merleau-Ponty’nin “Göz ve Tin” kitabında, Giacometti’den aktardığı gibi: “Bütün resimlerde beni ilgilendiren benzerliktir, yani benim için benzerlik olan, dış dünyayı bana biraz keşfettiriyor olan, çok daha uzaktır. Çünkü tablo ancak vücuda göre bir benzerdir; çünkü tine, şeyleri oluşturan ilişkileri yeniden düşünme fırsatı vermez. Ama bakışta –onlarla birleşmesi için- iç görüşün izlerini sunar, görüşe onu içsel olarak kaplayanı, gerçeğin imgesel dokusunu sunar.”

Bu benzerlikler sistemi, ister kapalı benzerlik kalıpları içinde kalsın, ister bir yorum boyutunda, “ilan edemediği şey” ile bir benzerlik gösteriyor olsun, ikisinde de anlamlar-arası bir işlerlik kazanır. Bunlardan ilki, anlamı klişeleştirse ve içine kapatsa da ve ikincisi bizi “bilme”ye doğru taşısa da işaretler sistemi, bu iki yönde de hayli işe yarar: Bir anlamın izini (yolunu yitirmeden) sürme işine… O patikalar kalabalığında, daha belirgin bir söyleyiş ile metinler arasında, işe yarar bir sistemdir bu. Foucault’nun saptamalarının dışında (onun olumsuzladığı yerden hareket ederek) bir şeyi belirtelim: Her ne kadar bir anlam peşine düşmüş kişi, kendisini salt “dış görünüş” ile uğraşmaktan alıkoymaya çalışıyorsa da bu ona “bir şeyler”i anımsamak, metinler arasında daha doğrudan ve kısa yollar bulabilmek açısından avantaj sağlayabilir. Aradığı konunun ya da bir olayın dışına savrulsa da yine de o anlamla ilgili yerlerde gezinmektedir. Foucault’nun, René Magritte’in “Bu Bir Pipo Değildir” kitabını İngilizceye çeviren ve ona bir “önsöz” yazan James Harkness orada şu tümcelere yer vermişti: “Genel ve yaygın düşünce açısından bütün çözümlemeler, sözcükler ile şeyler arasında en köklü bir kopuşu amaçlayan karmaşık ve dolambaçlı bir dil yaklaşımından başka bir şey değildir: Olmadık yerde sorun yaratmak değil mi bu? Bir sözcüğün belirttiği şey olduğunu; bir pipo resminin piponun kendisi olduğunu iddia eden mi var sanki? Ne var ki yine genel ve yaygın düşüncelerin etkisiyle biz, bu resmin ne olduğu sorulduğunda “bu bir pipodur” diye cevap veririz. Açıklama yapmak istediğimiz zaman takılıp kaldığımız sözcüklerdir bunlar.”

Nurcan ÇAKIR

Share