Doğarız ve ölürüz; ‘acımasız’ denecek kadar basit bir denklem! Thomas Mann 12 Ağustos 1955 yılında, Zürih’te öldü. Kendinden altı yıl önce göçen oğlu Klaus Mann’ı takip edercesine Büyülü Dağ’ın ardına uçtu. Anlatıcı için öykü burada, tahmin edilemeyecek sonların olduğu yerde başlıyor. Çünkü o iki adamı keşfettikçe aslında birbirlerinden bağımsız düşünülemeyeceklerini anlıyor ve sonunda tek ortak noktayı buluyorsunuz: Ölüm.

 

“Kendini yakından tanıyan hiç kimse aynı insan olarak kalamaz…”(Thomas Mann’ın günlüğünden)

6 Haziran 1875 tarihinde Lübeck’te doğan Thomas Mann, hayatının hiçbir döneminde yakasına yapışan burjuvalığı reddetmedi. Babası Thomas Johann Heinrich Mann varlıklı bir tüccar, annesi Julia ise kalburüstü bir Alman aileden geliyordu. Kusursuz görünen aile hayatında taşları yerinden oynatan ilk felaket, Heinrich Mann’ın erken gelen ölümüdür. Çocukluk yıllarında aile şirketinde işler bozulmaya başlamışken 1891 yılında da babasız kalan Mann ailesi için değişim zamanıdır. Çok kısa süre içinde aile şirketi kapanır ve bu herkesi derinden etkiler. Thomas Mann, ailesiyle birlikte zorunlu olarak Münih’e taşınır. Liseyi bitirir bitirmez Münih’e giden Thomas Mann’a yeni şehir ve yeni hayatın kazandırdığı ilk şey “iş” olur. Bir sigorta şirketine girip çalışmaya başlayan Mann, 1895 yılında Teknik Üniversite’ye girer. Thomas Mann’ın bir yazar olarak karakter kazanışında üniversite eğitiminin de büyük katkısı vardır kuşkusuz… Öğrenim yılları boyunca Arthur Schopenhauer ve Friedrich Nietzsche’nin müdavimi olmuş, anlatılarını kendi akıl süzgecinden geçirerek yeni bir düşün dünyasına giriş kapısı keşfetmiştir. Ailesini terk edip profesyonel yazarlığa başlayan ağabeyi Heinrich Mann, en yakın dostudur. Hayranı olduğu bir diğer isimse klasik müzik dehası Richard Wagner’dir.

Bir yazarın kalem ve kâğıtla buluşmadan önceki harmanlanışını görmek adına bu öykü çok önemli. Yukarıda kısaca yazılmış cümlelerin içi koca bir hayatla doldurulmuştu ve tüm yaşanmışlıkların ödülü dünyaca tanınır bir yazar olmaktı… 1898’de nihayet Alman Edebiyatı Thomas Mann ile tanışır. Yazar, kısa öykülerini bir araya getirdiği ilk kitabı ‘Küçük Bay Friedemann’ı yayımlar. Henüz yirmi üç yaşında olmasına rağmen edebiyat dünyasına büyük adımlarla girmiş ve kısa sürede hatırı sayılır bir tanınırlık edinmiştir. Bu, Thomas Mann’ı Münih’i terk edip İtalya’ya, ağabeyinin yanına gönderecek bir gelişmedir. Heinrich’in yanında ve belki de onu örnek alarak, sadece edebiyata yoğunlaşır. Edebiyat dünyasının en çok okunan romanlarından biri olan ‘Buddenbrook Ailesi’ni burada yazmaya başlar ve eser 1901 yılında yayımlanır. Otobiyografik özellikler taşıyan ve köklü bir burjuva ailesinin dört kuşak öyküsünün anlatıldığı romanda, çöküş ve çürümenin kokusu okuyanın üzerine siner. Burjuvazi ve beraberinde getirdiği ‘toplumsal sınıf bilinci’, Buddenbrook’larla birlikte çöker ve kuşaklar içinde kaybolur. Son Buddenbrook olan genç müzisyen Hanno karakterinin ölümündeki trajedi, mutlu sonlara gerçek bir kafa tutuş gibi görünür. Sosyal, ruhsal ve ahlaksal yönleriyle etiketlenmiş hayatı dolaylı olarak eleştiren yazar, romanda açık bir dille bir parçası olduğu sosyal katı deşifre edemez. Buddenbrook’ların yeni aldığı evle başlayıp dört kuşağı büyüten evin satılmasıyla son bulan öyküde, ölmekte olan dünya düzeni okurun kulağına fısıldanır. Yazarın genç yaşında özenle kaleme alıp çöküşün destanını yarattığı bu eserin Nobel Ödülü kazanması hiç kimse için şaşırtıcı değildi.

Günümüzde de en önemli gerçekçi romanlardan biri olarak kabul edilen bu eser, Türk Edebiyatı’nda da pek çok araştırmaya konu olmuştur. Prof. Dr. Gürsel Aytaç tarafından kaleme alınmış ‘Karşılaştırmalı Edebiyat Bilimi’ adlı kitap, bu söyleme en iyi örneklerden biridir. Orhan Pamuk’un ilk romanı ‘Cevdet Bey ve Oğulları’ ile ‘Buddenbrook Ailesi’ni yan yana getiren Aytaç, çalışmada çok çarpıcı benzerlikleri her iki eserden de alıntı yaparak gözler önüne serer. Zira farklı zamanlarda kaleme alınmış bu iki roman, kültürleri ayrı, öyküleriyse aynı iki aileyi anlatmaktadır!

Sıradanlığın ardına gizlenmiş ‘kavşak’

‘Buddenbrook Ailesi’ ile gelen başarı, Thomas Mann’ı edebiyata çeken büyük bir girdap oluşturmuştur. Romanın yayımlanmasından hemen sonra pek çok kısa öykü yazan Mann, 1902 yılında yine otobiyografik özellikleriyle ön plana çıkıp ‘Tristan’ adlı derlemeside de yer alan ‘Tonio Kroger’i yayımladı. Uzun ve verimli bir dönem geçiren yazar, 1905 yılında Münihli varlıklı bir ailenin kızı olan Katja Pringsheim’le evlendi.

Burada durmamız gerek! Hayatı boyunca ait olduğu topluluğun kurallarını sorgulayıp en sonunda aykırı sesiyle en güzel şarkılarını söyleyen yazar, öngörülmüş kalıplara bir kez daha boyun eğdi! Birinci Dünya Savaşı’na kadar çizilen pembe burjuvazi tablosunun mutlak sonu… Asil soyu devam ettirecek yeni bir aile reisi yaratılıyor. Çok çocuklu, varlıklı, mutlu bir aile… Savaşla altüst olana kadar güven vadeden bu tablonun tutsaklarından Thomas Mann’la tanışın! Hayat kaldığı yerden devam etmelidir bu noktada ancak O’nun hissettiği tek şey kurban edilmişliktir. Kendi ailesi ve hayatının kurucusu, altı çocuk babası Thomas Mann, başladığı noktada değildir. Eserlerine doğduğu andan itibaren ölümle barışan, aidiyet duygusundan ırak, başkalarının doğrularına mahkûm, hapsedilmiş ruhlar akın etmeye başlar. Başkaldırıları da emredilmiş hayatı yaşamanın hıncıyla güçlenmiştir sanki bu dönemde!

Birinci Dünya Savaşı zamanında ulusal bir Alman coşkusuyla baskıcı yönetimi savunurken, demokratik değişimden taraftar olan ağabey Heinrich’le de yollarını ayırmış oldu. En yakın dostu ve rol modeli olan Heinrich ile olan ayrılığı 1922 yılına kadar devam eder. Thomas Mann, o dönemin dışişleri bakanı öldürüldükten sonra, tüm siyasi görüşlerini terk edip keskin bir dönüşle cumhuriyet ve demokrasinin savunucusu olur. Bu süreç, İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman faşizmine karşı radyo programları hazırlamaya kadar götürmüştür O’nu… Baş yapıtlarından biri olarak görülen ‘Büyülü Dağ’ın temelinde yatan düşünce de bundan farklı değildi. Yazar, hümanizmden ırak savaş atmosferini açığa çıkarırken burjuvazinin yapay, yalıtılmış dünyasını da güçlü bir ironiyle gözler önüne seriyordu: Birçok eserinde görüldüğü üzere burada da kahramanımız aşk ve ölümün gücüne yenik düşüyor, çöküş hissi her satırdan büyük bir dirençle yükseliyordu.

Yazarken okurla arasına ördüğü dikenli resmiyet, aile içinde de geçerlidir. O, saygı duyulan ve hiçbir zaman samimiyete dönmeyecek, soğuk yüzlü bir babadır. Bu tarif, O’nun en büyük oğlunun otobiyografisindendir. O, Klaus Mann’ın babasıdır.

Genlerinden kaçamazsın: Eşcinsel oğlun varlık mücadelesi

“Ben her yerde yabancı olarak kalacağım. Benim gibi birisi her zaman ve her yerde yalnızdır…” (Klaus Mann’ın Paul Geheeb’e yazdığı mektuptan)

Klaus Mann, Thomas Mann’ın ikinci çocuğu ve en büyük oğlu olarak 1910 yılında dünyaya geldi. Savaş çağında doğan Klaus, Mann ailesinin farklı genetiğini cesurca ortaya seren ilk kişi olmuştu.

Münih’te doğan Klaus Mann, çocukluk yıllarından itibaren, aile içinde ‘çok düzgün bir adam’ olarak anılan babasına uyum sağlayamayacağını belli ediyordu. İyi bir eğitimin ön koşul olarak görüldüğü sosyal kurallara hiçbir zaman ayak uyduramadı. ‘Can sıkıcı ve anlamsız – usandırıcı bir zorunluluk’ olarak gördüğü okul, ona ayak bağı olmaktan başka bir işe yaramıyordu. Küçük yaşlardan itibaren edebiyata olan tutkusunu asla saklamadı, ablası Erika’yla birlikte yazdığı şiirlerle başlayan yolculuğu, tek başına kaleme aldığı oyunlara kadar ilerledi. Eğitim hayatı boyunca da bunun faydasını gördü çünkü tüm dersler içinde tek başarılı olduğu alan kompozisyondu. On iki yaşına kadar her gün bir kitap bitiren Klaus, istediği şeyi öğrenmekte son derece kararlı görünüyordu.

Kalabalık bir ailenin en büyük oğlu olmak belki de Klaus Mann’a zamanından önce olgunlaşmayı, istemese de paylaşmayı ve fark edilmek için büyük bir çaba sarfetmesi gerekliliğini zerk ediyordu. Politika ve edebiyatta kendisine örnek olan iki aile büyüğü, babası ve amcasının gölgesinde, farklılık yaratacak eserleri yazmaya çalışırken baştan yenilgiye düşüyor ve yazdıklarını fazla kişisel, içi boş karalamalar olarak değerlendiriyordu. Bu sebeple hayatının bir döneminde kendini oyuncu olarak daha iyi ifade edebileceğine inanıp, görsel sanatlara yöneldi.

Hayvanlar ve melekler kadar yalnız biri

Eylül 1922’de zamanın yenilikçi pedagogu Paul Geheeb’in okuluna gönderilen Klaus, ilk aşkı ve cinsel kimliğiyle burada tanıştı. O, okul arkadaşı Uto Gartman’a büyük bir aşkla bağlanmıştı. Ailesinden ve eğreti sosyal kimliğinden uzaktayken, ilk eşcinsel fantezilerini burada yaşadı. İkinci otobiyografisinde Uto’ya duyduğu aşkı, bir sır verir gibi anlatmaktadır: “ …Onun alnı düzgün ve soğuktu. Hayvanlar ve melekler gibi yalnız ve hiçbir şeyden haberi olmayan birisiydi. Bir kağıt parçasına şöyle yazdım: Seni seviyorum.” Kısa süre içinde çaresiz, coşkulu ve doğal bir yalnızlık geliştirdi Klaus ve bu bir oyuncunun alabileceği en iyi eğitimdi. Dünyanın en iyi eğitimini ve ilk aşkını arkasına alıp okulu kendi isteğiyle terk ederken onu hiç kimse durdurmadı ancak okulun yöneticisi Geheeb’le aralarındaki iletişim hiçbir zaman kopmayacaktı. Çok geçmeden kızkardeşi Erika’nın yanında, Berlin’de soluğu alan Klaus, 12 Uhr Blatt adlı dergide yazarlık yapmaya başladığında henüz 18 yaşındaydı. Buradaki birkaç aylık çalışma süresi boyunca, hayatını baştan sona çevreleyen ‘kayıp kuşağa ait olma hissi’ni defetmek için olacak ki bağımsız yazar olmaya karar verdi. Bu tarihten sonra, ömrü boyunca sürekli bir ikamete sahip olmayacaktı.

Bir dahinin oğlu asla dahi değildir!

Klaus Mann’ın 1925 yılında yayımlanan ‘Kutsal Dans’ adlı kitabı, gerçek bir devrim niteliğindeydi. Alman edebiyatının ilk homoseksüel romanına imza atan Mann, kendi tercihinin de bu yönde olduğunu çekinmeksizin anlatıyordu. Yıl bitmeden Thomas Mann’ın yeni denemesi duyuldu: Mann, ‘Evlilik Üzerine’ adını verdiği bu denemede homoseksüelliği lanetliyordu! Klaus Mann’ın Türkçe’ye ‘Çağının Çocuğu’ adıyla çevrilen otobiyografisini okuduysanız, Thomas Mann’ın oğluna rest çeken bu tavrının da tesadüfi olmadığını kolaylıkla anlayabilirsiniz. Her fırsatta kendisine karşı olabildiğince soğuk duran babasını anlatan Klaus Mann için bu baba-oğul ilişkisinden çok uzak bir rekabetti. Kaldı ki ‘Çağının Çocuğu’nu acımasızca eleştiren edebiyatçıların arasında kendi öz babası da yer alıyordu. Hiçbir şeyin olması gerektiği gibi yürümediği hayatıyla alay edebilecek aşamaya geldiğinde Klaus’un ilk hedefi, edebi yönüyle de kendisini ezen babası olmuştur. Aralarındaki tuhaf ilişkiyi bir dergide resmeden ve iğneli bir dille seslendiren Klaus, bu çizimde kendisini babasının karşısında durup kısa şortuyla ona meydan okuyan bir çocuk olarak betimlemiştir. Konuşma balonunu dolduran sözcüklerse kimsenin yan yana geleceğini tahmin ettiği türden değildir: “ Sana söyledim baba! Bir dahinin oğlu asla dahi değildir. Sonuç olarak, sen dahi olamazsın!” Bir savaş çağrısı gibi algılanan bu seslenişe Thomas Mann’ın cevabı gecikmeyecektir. O dönemde yeni basılan kitabı ‘Büyülü Dağ’ın kapağına şu notu düşerek oğluna göndermeyi seçer: “Saygıdeğer meslektaşıma, ümit vadeden babasından….” Klaus’un hesapsızca dostlarıyla paylaştığı bu komik çekişme çok geçmeden basına yansır ve O’nu başından beri sahiplendiği ölüme yönlendirir. İntihar girişiminde son derece kararlıdır, hatta birkaç ölüm yöntemini bir araya getiren, kurtulması zor bir kokteyldir ilk girişimi… Ama kurtulur!

Kim yaşama sahip olmak isterse, onu kaybeder!

1948 yılına kadar Klaus Mann, ölümünden çok sonra keşfedilecek pek çok esere imzasını atmış biri olarak, üretkenliğinin sonlarına geldiğini hisseder. İkametsiz ve ana dilinin ne olduğunu bilmeden geçirdiği yıllar, içindeki coşku ve hırsı çabukça kemirmiş gibidir. Günlüğüne düştüğü notlar, umutsuzluğunun haritasını çizer: “Çocukluğumda yazabildiğimden daha zor. O zamanlar kendimi becerikli birisi gibi ifade edebildiğim bir dilim vardı. Şimdiyse iki dilin arasında sıkışıp kaldım. Sanırım İngilizce’yle hiçbir zaman Almanca’da olduğu gibi kendimi evimde hissetmeyeceğim. Ama sanırım ben bir Alman da değilim…”

Klaus Mann’ın günlükleri, Mann ailesinin ketum hayatına gömülü bir hazine sandığına benzer. Thomas Mann’ı anlamak için bile O’nun günlüklerinin okunması gerekir. Babası tarafından aşağılanan otobiyografi türünden asla vazgeçmemiş ve her zaman yazmıştır. ‘Çağının Çocuğu’nu takip eden ikinci günlüğü on yıl sonra kaleme alır ve  ‘The Turning Point’ adını verir. Klaus, ilk kitapla karşılaştırdığında daha olgun ve daha heyecansız bir kitap olduğunu düşünür. Erika ve kendisinden sonra gelen kardeşler, kendilerini olmaları gerektiğinden büyük hissettirmiş, çabuk olgunlaşmalarına sebep vermiştir.

1949 yılı Klaus’un başlangıcını gördüğü son yıl olur… Büyük bir tutkuyla sürdürdüğü günlük geleneğinde o yıla şu cümlelerle başlar: “Bu notları artık yazmayacağım. Bu yılı yaşamayı istemiyorum.” Ölmeden bir gün önce annesi ve kız kardeşine yazdığı mektupta kendisini kötü hissettiğini ama yaz için yaptığı planlarla toparlanmayı umduğunu anlatır. 21 Mayıs 1949 tarihinde aldığı çok sayıda uyku hapıyla yazı beklemeden tüm sorunlarını çözer, ‘The Last Day’ adını verdiği ve gelişimini tamamlamamış dünyaya tepki olarak ‘intihar’ı anlattığı eserini yarım bırakıp ölüme kavuşur. Aileden beklenebilecek şey Klaus’un ölümünde de olur ve küçük kardeşi Michael haricinde hiç kimse onu uğurlamaya gitmek istemez: Anne ve babası, Erika ile birlikte bir Avrupa Konferansı’nda yer aldıklarından, Klaus’un ölümünü duysalar da planlarını bozmazlar. Ölümünden çok sonra, Klaus’un mezarında bir iz bırakmak isteyen abla Erika, yarım kalan son romanı için slogan olarak düşünülmüş şu cümleyi mezar taşına kazıtır: “ Çünkü kim yaşamına sahip olmak isterse onu kaybeder; kim yaşamı kaybetmeyi göze alırsa ona sahip olur…”

Klaus Mann yazdıkları ya da oynadığı rollerle hiçbir zaman yaşadığı çağa ayak uyduramamıştır. Nasyonel sosyalizme karşı savaşan cesur bir edebiyatçı olarak adım attığı yola, İkinci Dünya Savaşı sırasında faşizmi eleştiren oyunlarını da katınca, çareyi hep kaçmakta bulur. Nazilerin meydanlara yığıp yaktığı, yasakladığı kitaplar O’nun imzasını taşırken, bundan açıklaması güç bir keyif duyduğunu itiraf etmiştir. Çünkü birileri yazdıklarını okumuş, kışkırtıcı bulmuş ve yok edilmesini emredecek kadar önemsemiştir.

Klaus Mann, tıpkı babası gibi sancılı bir hayatın çocuğudur ancak bunu hiçbir zaman dilediği gibi anlatamaz. Thomas Mann’ın azametli gölgesinden kurtulup Klaus olmanın imkansız göründüğü, başlangıç anında sonun yazıldığı kısa bir öyküdür O’nunki… En kötüsü, bitene kadar bunu hiç kimse göremez.

Ne diyorduk?… Thomas Mann, 12 Ağustos 1955’te, seksen yıllık hayatına gözlerini yumdu. Ardında eserleri kadar muazzam bir yaşanmışlık ve Klaus enkazını bırakarak gözden kayboldu.

Mann’ın ‘en uzun öyküsü’ Eylül’de geliyor!

Thomas Mann’ın Birinci Dünya Savaşı  ardından yazdığı ilk öykü olan ‘Değişen Kafalar’ Mann okurlarını şaşırtacak bir içeriğe sahip: Farklı sınıflardan gelmelerine rağmen eşine az rastlanır türden, köklü bir dostluğa sahip olan Şrimadan ve Nanda ayrılmaz ikilidir. Günün birinde hayatlarına güzel Sita girer ve çok geçmeden Şrimadan ona aşık olur. Şrimadan ve Sita’nın evliliği bu ilişkiyi kutsarken üçü birlikte bir yolculuğa çıkmaya karar verirler. Ancak bu yolculuk üç kişilik bir aşk çıkmazına gebedir. Şrimadan ve Nanda, içinden çıkamadıkları bu kaosa, kafalarını gövdelerinden ayırarak son verirler. Acılı Şima’yı gören Ana Tanrıça, hak edilen yazgının bu olmadığına karar verince Şima’ya yeni bir başlangıç şansı verir ve kafaları ait olduğu bedenlere yerleştirmesini ister. Şima, yanlış kafayı yanlış bedene yerleştirince işler olduğundan da kötü bir hale gelecektir.

Mitolojik bir Hint fantezisi yaratan ve Eylül ayında Can Yayınları’nın yeni çevirisiyle raflardaki yerini alacak olan ‘Değişen Kafalar’, Thomas Mann’ın en çok önemsediği uzun öyküsü…

 

Şebnem Soral

13 Ağustos 2011

Taraf Gazetesi Kitap Eki

 

Share

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir