İnternetin en çok okunan Türkçe kitap-eleştiri sitesi Sabitfikir.com’un basılı dergisi Sabit Fikir, edebiyat dünyasında gündem belirleyecek yeni sayısıyla okurlarının karşısında!

 

Yıllardır konuşulmasına rağmen net bir çözüme ulaşılamamış telif hakları, bu ayın özel dosya konusu! Sık sık tartışılan bu konu işin içine varisler de girince çözümlenemez duruma geliyor. Nehir Minel’in imzasıyla yayımlanan özel dosyada, yazar, yayıncı ve eleştirmenlerin gözüyle eserlerin kamuya kalıp serbestliğini kazanması ve sorumluluğu varislerin üstlenmesi fikirleri çarpışıyor.

İşte özel dosyanın can alıcı bölümleri…

 

“Ölü bir yazara neden para ödersiniz? O, böyle bir akti şart koşmadıysa sözde vâsi bir karaktere neden para ödersiniz? Bu çarktan milyon dolarlar kazanan bir yayıncının başka bir ülkedeki ajansına neden para ödersiniz? Çok basit. Zorla ödettirilirsiniz.”

 

Yazarların telif hakları yıllardır tartışılagelen bir konu. Buna rağmen, herhangi bir noktasına çözüme ulaşılmış değil. Yıllardır etrafımızı sarmış durumda; sık sık yeni bir tartışmanın fitilini ateşleyiveriyor. Hele işin içine bir de vârislik mefhumu girdi mi; delinen vasiyetler, kimin vâris olduğu tartışmaları alıp başını gidiyor.

 

Nasıl olmasın ki… Bugün Kafka gibi bir değeri tanıyorsak eğer, Kafka’nın yakılması yönündeki vasiyetini hiçe sayarak müsveddelerini yayımlamayı seçmiş yakın arkadaşı Max Brod sayesinde. Max Brod, yakın arkadaşına ihanet ederek etik dışı mı davrandı? Yoksa insanlık tarihine Kafka’yı kazandırarak, Kafka da dahil olmak üzere herkese iyilik mi yaptı?

Bu ne ilk örnek, ne de sonuncusu olacak. Vladimir Nabokov’un oğlu Dimitri Nabokov da keza, yıllar süren ikilemden sonra, babasının isteğinin aksine ünlü yazarın “The Original of Laura” adlı bitmemiş romanını yayımladı. Kendine karşı çıkanları da şu sözlerle savundu: “Ne yapabilirim, bu onun en muhteşem romanı!”

Emily Dickinson da öldükten sonra notlarının yok edilmesini isteyenlerdendi. Kız kardeşi Lavinia Dickinson’a kalan şiirlerini o öldükten sonra yakmasını vasiyet etti. Gerçi Lavinio önce bu sözünü tuttu. Emily’nin odasında bulduğu bin 800 şiirden pek çoğunu yaktı. Ancak daha sonra şiirlerin değerini anladı ve yayımlatmaya başladı. Hatta son şiirlerini de yeğeni Martha Dickinson Bianchi yayımlattı.

Benzer bir tartışma da Hemingway tarafında sürüyor. Ernest Hemingway’in aile üyelerinin, kitabında hangi bölümlerin, hangi kelimelerin yeni baskılara konacağı konusunda mahkemelik oldular. Nietzsche’nin ise, son günlerinde kliniğe yatırıldıktan sonra başlıyor eserlerindeki tahrif süreci. Eserleri önce arkadaşları tarafından sonra da Paraguay’dan kocasının intiharı üzerine geri dönen kızkardeşi tarafından değiştiriliyor.

Tüm dünyada 32 milyon satarak Harry Potter’dan bu yana yaşanan en büyük yayıncılık olayı olan “Ejderha Dövmeli Kız”ın yazarı Stieg Larsson’un ölmeden önce tamamladığı kitabının el yazmaları da örneğin, sevgilisinin izin vermemesinden dolayı bir türlü yayımlanamıyor. Larsson ile 32 yıl boyunca birlikte olan Eva Gabrielsson, ilk kitabı Ejderha Dövmeli Kız olan Milenyum serisinin dördüncü kitabının el yazmalarınının yayımlanmasını “Larsson yaşasaydı, üçlemeye yapılan müdahaleyi onaylamazdı” diyerek reddediyor.

 

Yurtdışında bu örnekler hiç az değil, hatta say say bitmez.

 

İş işten geçmiş oluyor

 

Peki ya Türkiye’de durum farklı mı dersiniz? Türkiye’de de yayınevleri antolojiler basıyor, yazarların bütün eserlerini yayımlıyor. Hatta yakın zamanda Cemil Meriç’in “bütün eserleri” yayımlandığında da benzer bir tartışma yaşanmamış mıydı? Cemil Meriç’in “bütün eserlerini” yayına hazırlayan oğlu Mahmut Ali Meriç, 2006 yılında yayımlanan Kırk Ambar’ın yeni baskısında babasının eserlerine müdahale ettiğini açıkladığında, konuyla ilgili çok kişi bakış açısını tartışmaya açmıştı. Biraz daha gerilere gidelim mi?

 

Dergah Yayınları ile Yapı Kredi Yayınları(YKY) arasında Ahmet Hamdi Tanpınar‘ın kitapları ile ilgili yaşanan süreç, en çarpıcı örneklerin başında geliyor. Dergah Yayınları, Tanpınar’ın kardeşi Kenan Tanpınar‘la yaptığı sözleşme doğrultusunda uzun yıllardan beri yazarın eserlerini basan tek yayıneviydi. Ancak 2000 yılının başında, Kenan Tanpınar’ın yeğeni olduğunu iddia eden Meliha Büyükçelebi ile anlaştığını belirten Yapı Kredi Yayınları da Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kitaplarını basmaya başladı. YKY’nin bu tavrı karşısında şaşıran Dergah Yayınları, önce YKY’ye bir ihtarname gönderdi; sonra da hukuksal mücadele başlattı. YKY ise Meliha Büyükçelebi’nin elinde, Kenan Tanpınar’a ait ve varis olarak kendisinin gösterildiği imzalı yazı bulunduğu gerekçesiyle bu ikazları dikkate almadı. Mahkeme koridorlarında tam dört yıl süren mücadeleyi Dergah Yayınları kazandı. YKY de 2000-2004 yılları arasında bastığı Tanpınar’ın altı kitabından 150 bin sattı.

 

Yayın dünyasında Tanpınar’ın transferi daha gündemden düşmeden bu kez de Ötüken Yayınları ile Alkım Yayınevi, usta yazar Peyami Safa kitaplarının telif hakları konusunda karşı karşıya geldi. Peyami Safa’nın eserlerini basmak isteyen AlkımElbe Adası‘nda yaşayan yeğeni Behçet Safa‘yı buldu, amcasının kitaplarını basmak için onunla bir anlaşma imzaladı. Behçet Safa, “nefret ettiği” amcasının ölümünden sonra, onun mirasını reddetmiş ve bu, o dönem gazetelerinde çok tartışılmıştı. Hatta Behçet Safa, amcasının mirasını istemediği için veraset ilamı Peyami Safa’nın eşi Nebahat Hanım adına çıkmıştı. Sonra, Behçet Safa’nın yıllar sonra karar değiştirip, bir dönem nefret ettiği amcasının kitaplarının satışından pay alması tartışıldı. Behçet Safa ile anlaşan Alkım Yayınları, Peyami Safa’nın kitaplarını 250’şer bin adet basmaya başladı. Safa’nın Fatih-Harbiye” adlı eseri, 2,95 YTL‘den piyasaya çıktı; Safa’nın kitaplarının telifini Nebahat Hanım’dan alan Ötüken Yayınları da eskiden olduğu gibi Peyami Safa kitaplarını yayımlamaya devam ediyor.

 

Nazım Hikmet’in kitaplarının, şairin üvey oğlu Mehmet Fuat tarafından Adam Yayınları‘ndan alınıp YKY’ye verilmesi de sancılı olmuştu. Şairin kitaplarının yayın hakkının kendisinde olduğunu söyleyen Nazım Hikmet Vakfı, bu satışa karşı çıkmıştı. Sermaye karşıtı görüşleriyle bilinen Nazım Hikmet’in büyük bir sermaye grubuna transferinde ‘para’nın belirleyici olduğu belirtilmişti.

 

İstiklal Marşı’nın yazarı Mehmet Akif Ersoy’un eserlerini de isteyen yayınevi basabiliyordu mesela. Koruma süresi 70 yıl yükseltildiğinde varisler bir süre daha telif alma hakkı kazanmıştı. Reşat Nuri Güntekin’in kızı da bir dönem bu tartışmanın içindeydi. Örneği de Victor Hugo’nun Sefiller’inin devamını yazan birini Hugo’nun varislerinin dava ettiğiydi. Ömer Seyfettin’in kızı Güner Elgen de aynı sorundan muzdaripti. Dile kolay babasının eserlerin 27 yayınevi tarafından basıldı, basılıyor. Ama onun derdi telif değil. Basına yansıyan sözlerine göre “uydurma” metinlerin çıkıyor olması onu çileden çıkarmış. Haklı da. Hem yeni yayımlanan kitapların Ömer Seyfettin’in külliyatından, bizzat onun yeni bir telif eseri gibi sunuluyor olması. İşte işin aslı telif işindeki muamma. Çünkü işin hem maddi hem de manevi yönü var. Artık hangisi ağır basıyor, bu da varisçinin iradesinde, vicdanında. Mirası bırakan sanatçının arzusuna hizmet etmek ya da kanunen elinde olan haklarla yayından para kazanmak bir seçim. Sonuç ne olursa olsun okuyucu bundan bir şekilde etkileniyor. Zaten mahkeme sonucu çıkana kadar da pek çok kitap satılmış, iş işten geçmiş oluyor.

 

“Yetmiş yıl, kendi namlarına…”

 

Türk Dil Kurumu, telif hakkını, “bir fikir veya sanat eserini yaratan kişinin, bu eserden doğan haklarının hepsi” diye tanımlıyor.  İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 27. maddesindeki “Herkes, sahibi bulunduğu her türlü ilim, edebiyat ve sanat eserlerinden doğan manevi ve maddi menfaatlerinin korunması hakkına sahiptir” ibaresi de bunun bir açıklaması niteliğinde. Fikir ve sanat eserleri kanununa göre, “eser sahibinin ölümünden sonra, eserden doğan telif hakları vasiyeti tenfiz memuru tayin edilmemişse, sırasıyla sağ kalan eşi ile çocuklarına ve mansup mirasçılarına, anne-babasına, kardeşlerine aittir. Yazarın vârisleri, eser sahibinin ölümünden itibaren, sahip oldukları hakları yetmiş yıl kendi namlarına kullanabilirler.” Evet, bu sorumluluk, yazarın vârislerine geçiyor. Peki hal böyle olunca, vârisler, telif haklarının korunması konusundaki doğru tutumu nasıl belirliyor? Yaşamını yitirmiş bir yazarın eseri yayıma hazırlanırken hangi ölçütler önem kazanıyor? Metinde yapılacak en ufak bir sadeleştirme ya da ekleme o yazarın eserine nasıl bir müdahalenin tezahürü olarak karşımıza çıkıyor? Bu konuyla ilgili görüşler muhtelif. Eserin serbest kalması, kamuya ait olması mı daha sağlıklı, yoksa sorumluluğu vârislerin üstlenmesi mi? Araştırması bizden, takdir sizin…

HAKAN GÜNDAY:  TELİF HAKKI VARİSLİĞİ, ARAZİ MİRASÇILIĞINA BENZEMEZ!

 

Yazarın ölümünden sonra, varise kalan tek şey, kitabın satış geliridir bence, içeriği değil. Çünkü kitaplar ve içinde yazanlar herkese ait olsun diye yayımlanır. Dolayısıyla telif hakkı varisliği, arazi mirasçılığına benzemez. Üzerine istediğin ürünü ekebileceğin ya da binayı çıkabileceğin bir toprak parçası olmadığına göre, büyük büyük amcanın yazdığı klasik bir romanın sonunu daha çok satsın diye değiştiremezsin. Ancak tabii ki bu soyut bir sorumluluk. Herhangi bir yasal zorlayıcılığı yok. Ancak belki de olmalı. Eserlerin kamu malı olduğu düşüncesinden yola çıkarak, tahrifleri yasaklanabilir, hatta çocuk vesayetine benzer biçimde, hakkın kötü kullanımı halinde varisin elinden alınan kitap, bir kütüphanenin sorumluluğuna verilebilir. Sonuçta, bir eserin, hangi nedenle olursa olsun, yazarının iradesi haricinde değiştirilmesi ya da dönüştürülmesi bir tecavüzdür. Yazar hayattaysa, tecavüze uğrayan beyni, ölüyse, bir zamanlar beynini taşımış olan kafatasıdır. O zaman soru şu: Kim bir ölünün kafatasını gömüldüğü yerden çıkarıp ona tecavüz eder? Muhtemel yanıt: Kimse. İstisnai yanıt: Friedrich Nietzsche’nin ölümünden sonra, metinlerini tahrif etmekte herhangi bir sakınca görmemiş olan kızkardeşi Elizabeth!

CAN ÖZ: ESAS GÖREV VARİSLERDEDİR

 

“Veraset sürecinde babamın tüm eserlerini, olur da başımıza bir şey gelir diye, 70’er yıllığına Can Yayınları’na devreden sözleşmeler imzaladık. Bu sözleşmeye göre, babamın eserleri 70 yıl sonra kamuya teslim edilene kadar, en son bırakıldıkları gibi yayımlanacak, üzerlerinde hiç bir düzeltme yapılmayacak. Bu eserler bir gün dahi verasetle ilgili bir sıkıntıdan ötürü yayın dışı kalsalardı, biz varisler olarak Erdal Öz’e karşı hata etmiş olurduk. Ayrıca, babamın, yayımlanmasını istemediğini bildiğim çalışmaları da vardı. Bunların arasında beğenmediği öykü notları, birtakım şiirleri, kendi yaptığı yağlıboya tablolar, bazı karakalem çizimler var. Eminim okurları Erdal Öz ne yapmışsa görmek isterler; ancak babam bugün hayatta olsaydı bunları ortaya çıkarmazdı; dolayısıyla bizlerin görevi de onun bu isteklerine uymaktır.

“Max Brod Franz Kafka’nın isteklerine ihanet etmiştir!”

 

Kafka’nın eserleri yayımlanmasa insanoğlu eksik kalırdı, doğru; fakat ben Max Brod’un yerinde olsam, o eserleri yayımlamazdım. Max Brod Franz Kafka’nın isteklerine ihanet etmiştir.

Telif haklarıyla ilgili varislerin sorumluluğu taşıyamadıklarının tüm dünyada ciddi örnekleri var. Zaman zaman bu eserler kötü yayınevlerine, beceriksiz editörlere teslim ediliyor; hatta, hangisi daha kötü bilemiyorum; bazen varisler arası uyuşmazlıklardan ötürü eserler yayından kalkabiliyor. Benim aklıma en çok yatan çözüm önerisi, bu eserlerin kamuya açık olması, ancak belirlenen süre boyunca (örn: 70 sene) yayıncı firmaların varislere asgari bir ödeme (örneğin %10) yapmak zorunda olmaları. Bu sayede hem eserin yayın sürekliliği garantilenmiş olur; hem de yazar, ömrünü adadığı çalışmalar sonucunda ailesine bir miras bırakabilir. Ancak manevi telif hakkını varisler hep koruyacaklardır. Manevi hak, varise, eser kötü yayımlanırsa buna karşı dava açma hakkını verir. Bu hakkın süresi sınırsızdır.

Yayıncı olarak masanın diğer tarafına geçtiğimde ise bakış açım biraz değişiyor. Durumu en iyi yine Kafka üzerinden açıklayabilirim. Az önce Max Brod’un yerinde olsam eserlerini yayımlatmazdım dedim; ancak yayıncı olarak yayımlıyorum. Bu ne perhiz… demeyin. Çünkü ben Franz Kafka’nın varisi değilim. Burada benim alacağım yayınlamama kararı bir şeyi değiştirmez. Esas görev varislerdedir.”

 

A.ÖMER TÜRKEŞ: ESERLERİN MİRAS HAKKI VARDIR, OLMALIDIR

 

Manevi açıdan değerli eserlerin aynı zamanda alınıp satılan bir meta olması, sanki yazarın/ sanatçının ya da eserin “auro”sunu zedelermiş gibi, sanat ve edebiyatın maddiyatla ilişkisini tartışmak özellikle okuyucular açısından her zaman sevimsizdir. Oysa herkes gibi yazar ve sanatçılar da hayatlarını kazanmak zorundalar. Gönül ister ki, geçimlerini sadece sanat ve edebiyatla uğraşarak sağlayabilsinler. Yazarın ürettiği bir romanı hammadde gibi düşünelim. Yayıncılık endüstrisi bu hammaddeyi işler, mamul hale getirir; kitaba çevirir. Bu işlem sırasında endüstrinin her bir bileşeninin yasal hakları ve yükümlülükleri vardır. Korsan kitaplara karşı yayınevlerinin hakları korunmuştur. Öyleyse bireysel üretici olarak yazarın da hakları olmalıdır. Telif yasası işte bu hakları düzenler.

 

Yaratıcılığı, dehayı, yapıtın “auro”sunu bir kenara bırakıp meta üretiminin içinden konuşmaya başladığımızda telif yasasının içeriği daha doğru biçimde kavranılacaktır. Bu anlamda yazarın ürünü pazardaki diğer ürünlerden farksızdır. Sonuçta kuşkusuz miras hakkı da vardır ve olmalıdır. Kimi zaman bir yazarın ve yapıtlarının toplumun ortak mirası olduğu, telif haklarının serbest kalması gerektiği ileri sürülüyor. Oysa bunu ileri sürenler o yapıtları yayımlayarak kamusal bir hizmet sunmaktan ziyade kar elde etmeyi amaçlıyorlar. Mesela Nazım Hikmet’in eserlerinin telif hakları gündeme geldiğinde çok tartışılmış ve Nazım’ın topluma mal olduğu ileri sürülerek telif ödemeye itiraz edilmişti. Ama işin doğrusu, o zamana kadar Nazım Hikmet’in eserlerini telif ödemeksizin yayımlayanlar da kitapları ücretsiz dağıtmıyorlardı. Aslında bu, yazarın mirasına maddi anlamda sahip çıkmaktan başka bir şey değildi. Mirasın manevi yanına hepimiz sahip çıkabiliriz ama maddi yanı yazarın vasiyetine göre düzenlenmelidir.

 

Eski eserlerin yeni dile uyarlanması ise tartışmalı bir diğer konu. Yazarın manevi meskeni olan dil ve üslubunu değiştirdiğinizde, diyelim ki sadece sözcükleri güncellediğinizde bile o yapıt orijinalliğini yitirecektir. Sonra bunun sadece dil ile sınırlı kalacağının garantisi var mı? Bir gün sigara ya da içki içilen bölümleri çıkarmayı “akıl” eden ya da ahlâka aykırı sahneleri ayıklayan birileri çıkarsa ne diyeceğiz? Mesela Tanpınar’ın dilini özümseyip onu yeni dile çevirecek edebi kültüre ve yaratıcılığa sahip editörler bulabilecek miyiz? Yoksa telif hakkına sahip yayınevinde çalışan herhangi birisi mi üstlenecek yenileme işlemini? Böyle bir dolu soru çıkıyor ortaya. Ancak bu durum artık edebi alanda tartışılacak, bir toplumun kültürel ve edebi kavrayışıyla yerli yerine oturacak başka bir meseledir.

PEK ÇOK İSİM BİR ARADA

Kapağını genç çizer Sedat Girgin’in resmettiği dergide, Sabit Fikir’in müstear adlı yazarları Cemal Karanlık, Hayati Roman ve Fikri Sabit keyifli yazılarıyla, Metin Üstündağ ise çizgileriyle sayfalara renk katıyor.

 

Murat Gülsoy, Ömer Türkeş, Küçük İskender, Faruk Duman, Ayşe Düzkan, Kaya Genç gibi isimlerin yazılarını bulabileceğiniz dergide; Mert Tanaydın “Dünyadan” adlı köşesinde edebiyat alanındaki güncel gelişmeleri yazıyor.

 

Dergi, her ay olduğu gibi bu ay da düşünce özgürlüğü ihlallerini deşifre ediyor: Yarım Kitaplar’da Ceyhan Usanmaz, her ay başlanmış ama tamamlanamamış ünlü bir kitabı tanıtıyor, Harfi Memnu’da ise Sibel Oral, her ay yasaklı bir kitabı ele alıyor.

IDEFIX VE PREFIX’LE ÜCRETSİZ

Yayın yönetmenliğini Elif Bereketli’nin yaptığı Sabit Fikir, Idefix ve Prefix paketleriyle ücretsiz.

Sabit Fikir’in içeriğini ve daha fazlasını www.sabitfikir.com’da bulmak mümkün.

 

Share

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir