Seksenli yılların çocuğuyum. Garip ve bölünmüş bir ruh taşıyorum yanımda, koca bir çanta dolusu taştan farksız meret! Devrim, darbe, savaş, soğuk savaş, yenilen, direnen ve yenilmek isteyenlerin kapısından çıkıp ergenliği yeni yüzyılda salladım, attım! ‘Kazanan’ı saymadın diyorsun… O hiç olmadı ki! Dur biraz, yol yorgunu ‘benlik arayışı’yla daha iki laf edememişken, ‘benlik dediğin şey iki dakikalık iş’ diyenlerin yanında ne işim var? Hayır, öyle kolay unutmayacağım! Yolum uzun sayılmaz, göz kapama mesafesinde bir kahvehane var, rüyadan sağa dönünce hemen karşı kaldırımda… Acele etmem lazım, peşimde bir ülke dolusu unutkanlık var. Aylardan Kasım, puslu bir soğuk… İçimdeki boşluk yüzünden mi böyle ölür gibi üşüyorum?.. Geldim işte, ne güzel kokuyor odun ateşi! Murat Belge mi şuradaki, Füsun Akatlı’nın yanında oturuyor? Ateşin başında gülümseyerek duran Funda Soysal, Serpil Erdemligil’le tatlı bir sohbetteler… Doğru düşünüyorsun; benim için geldiler! Bana Sevgi Soysal’ı anlatacaklar…

Aslolan Hayattır

Hiçbir şey sormayacağım, herkes anlatmaya hazır zaten… Bir köşeye çekilip hiç konuşmadan dinleyeceğim. Karnımı doyurur gibi, temiz havayı kararmış ciğerlerime çekip tutsak edercesine muhtaç, kana kana dinleyeceğim…

Küçük kızı Funda Soysal başlıyor işte: “Annemin henüz çok erken bir yaşta ve birbiri ardına başarılar kazanan kitaplar yazdığı bir dönemde ölmesinin belki tek iyi yanı, o dönemde hastalığının ve ölümünün uyandırdığı duygularla hakkında onu sanki capcanlıymış gibi yansıtan pek çok güzel yazının yazılmış olması. Bu yazılar, çoğunlukla onu kitaplarından öte insan olarak tanıyan insanların yazdıkları. Belki biraz da böylesi yazılar yüzünden, annem hiçbir zaman sadece kitaplarıyla anılan bir yazar olmadı; bir parça Sevgi Soysal, ölüme inat, yazılarda hep yaşamaya devam etti. Bu iyi bir şey mi, tam olarak bilemiyorum, çünkü tahmin ediyorum ki, annem böylesi bir yaşamaktan çok da hoşlanmaz, başkalarının onun hayatı üzerine ileri geri konuşmasına ifrit olurdu. Ama bir yandan da, dostlarının hakkında söyledikleri güzel şeyler hoşuna gitmiştir diye düşünmek istiyorum.”

Ben Sevgi…

“Daha dün gibi…” diyor Serpil Erdemligil, uzaklarda yitmiş bakışlarını bize doğru çeviremeden: “ ‘Merhaba’,  diyerek odamın kapısını aralayan, o biraz çekingen, güleç yüzle TRT’nin kurulduğu günlerde karşılaştım ilk kez. İçeri girip kendini tanıttı: ‘Ben Sevgi, Venüslü Kadınlar’ın program metinlerini getirdim’ dedi. Sevgi’nin Venüslü Kadınlar dizisi, sabahları, kadın kuşağı için hazırlanmış, içeriği, yapım teknikleriyle solukları kesecek kadar yaratıcı, güzel ve parlak bir diziydi…”

Lafı balla kesiyor Füsun Akatlı, gülümseyerek: “Yazın yaşamına ilk kitabı Tutkulu Perçem’le atılması 1962’ye rastlar Sevgi’nin… Bunu 1968’de Sevgi Sabuncu imzasıyla yayımladığı Tante Rosa izler. Sonra art arda üç romanı yayımlanır: 1970’te Yürümek, 1974’te Yenişehir’de Bir Öğle Vakti, 1975’te Şafak. Sevgi Soysal, Yürümek’le TRT Roman Başarı Ödülü’nü, Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’yle de Orhan Kemal Roman Ödülü’nü kazanır. Ve elbette unutulmaz kitap, Barış Adlı Çocuk…”

Kısa bir sessizlik yaşanıyor; belli ki herkes o büyüleyici kitabı düşünmekte. Sevgi Soysal’a has keskin bir ironi ve doğallıkla yazılan o benzersiz öyküleri… Sıradan bir günden yakalanmış sıra dışı öykülerin yanında 12 Mart, sıkıyönetim, hapishane ve hastaneyi anlatan öyküler bir anıt gibi yükseliyor. Funda Soysal, uykudan uyanır gibi kaldırıyor ve başını ve konuşmaya başlıyor: “Gerçekten tam da annem Londra’da hayatta kalmak için savaşırken, gazetelerde sanki her zamankinden çok boy gösterir olmuş. Ekim başlarında yayımlanan en çok satan kitaplar listesinde, ‘Barış Adlı Çocuk’ üçüncü sırada. Yine aynı günün gazetesindeki bir reklama göre, Ankara Sanat Tiyatrosu’nda Hebda Zinner’in Dimitrof adlı oyunu, Faşizmin yargılanması alt başlığıyla ve annemin çevirisiyle sahnelenmekte.  Bir kaç gün önce, Sanatseverler Derneği’nin verdiği Tiyatro ödüllerinde bu oyun taşıdığı “üstün değer” gerkeçesiyle “En İyi Çeviri” ödülünü aldığı duyuruluyor. Diğer yandan, açıklanan TDK ödüllerinde, “Şafak”ın yerine Dursun Akçam’ın romanının en iyi roman ödülünü almasına Selim İleri Politika’daki köşesinde itiraz ediyor: “Sevgi Soysal’ın Şafak’ına gelince, dil açısından yüzde yüz ödüllendirilmesi gereken bir yapıttı, yine bence… “Şafak”ın anlatımı ve anlatma tekniği Türkçenin sınırlarını zorluyordu her şeyden önce. Özenli-düzenli, cicili-bicili bir Türkçeyle yazmıyor Sevgi Soysal. Savruk, kaygısız bir anlatımı var… Dikkat edersek, yazarın her cümleyi düzenle değil ama, özenle kurduğunu ayrımsarız. Anlattığını en özlü biçimde anlatma isteği ağır basıyor…” Yine Selim İleri, daha 12 Eylül’de Barış Adlı Çocuk için upuzun bir sütun yazmış: ”1960 sonrası Türk hikâyeciliğinin en önemli atılımı, bence, Sevgi Soysal’da odaklanıyor. Yazarın yeni yapıtı “Barış Adlı Çocuk” bunu kanıtlamakta. Soysal, yazar olarak çok az kişinin göze alabileceği bir değişimi gerçekleştirmiş.”

Barış Adlı Çocuk hakkında o sıralarda tek yazan Selim İleri değil. Çetin Altan, 29 Eylül tarihli yazısında bir nefeste okuduğunu söylediği kitaptaki öyküleri birer birer ele aldıktan sonra, yazısını şöyle bitiriyor: “Davranışlar insanlığın akışı içinde sürüp gider. Bunların enstantanelerini saptamış yazıların unutulmaz anlatımlarında da yazarlar, sonsuza dek yaşarlar. Sevgi Soysal da gerek “Yenişehir’de Bir Öğle Vakti”, gerek “Şafak”, gerek “Yürümek”, gerek “Barış Adlı Çocuk”la gelecek kuşaklara, kendine özgü hilesiz, hurdasız hapisliğiyle, ince ince gülerek göz kırpıp duracak. En uzun yaşam, kaybolmayı yenmiş olarak yaşamaktır.”

Kitapları yetecektir!

Sevgi Soysal’ın bir röportajı düşüyor aklıma, yabancı bir gazeteci ona 12 Mart’ı soruyor. Yüzünde en küçük bir acı ifade olmadan, cevabını veriyor: “ Benim için bir tecrübeydi… Yazıyorum, bundan da memnunum. Çok şey gördüm. Biz adi mahkûm ya da siyasi mahkûm muamelesi yapılmadı. Bize savaş tutsağı muamelesi yapıldı. Ve bu bize zaman zaman söylendi de. Yani devlet düşmanı olmakla suçlandık ve hala hayatta olduğumuza sevinmeliydik ya da bize yiyecek bir şey verdiklerine, kısacası insan muamelesi gördüğümüz için dua etmeliydik. İkincisi, bir asker gibi davranmak zorundaydık ve bu bir sivil olarak biz kadınlar için dayanılmaz bir durumdu.”

Bakışlarım Funda Soysal’a dönüyor, aklımda karşı koyulması zor sorular var ancak soramıyorum. Sadece şiddetle merak ediyorum; henüz bir buçuk yaşındayken birkaç kötü huylu hücrenin alıp götürdüğü annesini, yazdığı kitaplardan tanımak nasıl bir his? Sorumu duyar gibi kaldırıyor başını ve gülümseyerek şunları söylüyor: “Kitapları yetecektir…”

Başladığımızdan beri sessizce duran Murat Belge, huzursuzlanarak hepimize tek tek bakmaya başlıyor aniden… Son sözü söyleyeceğini bilir gibi, aceleci bir tavırla içini döküyor: “ Hayatta en kesin şey ve galiba tek kesin şey ölüm. Sevgi bunu da büyütmeden, başkalarının hayatlarını zorlaştırmadan, alabileceği bütün yükleri kendi üstüne alarak, her işini yaptığı gibi, efendice göğüsledi… Bir süre, insan onu tanımış olanların belleğinde yaşamaya devam eder, bütün görgü tanıkları da bu dünyayı terk edene kadar. Benim belleğimde pırıl pırıl, nüktedan ve hazırcevap, zeki ve güler yüzlü bir Sevgi yaşıyor hep… Benim Sevgi için söyleyeceğim her söz, kişisel acımı ister istemez yansıtacak ve biraz kasvetli olacak. Ama Sevgi Soysal’a da kasvet hiç yakışmaz!”

Kahvehane kararıyor bu sözlerin üzerine, Mümtaz Soysal gizlendiği odadan çıkıyor ağır adımlarla ve iç çeker gibi çıkış kapısını açıyor. Odun ateşine bakıyorum, küle dönmüş… Başımı çevirdiğimde kimsenin kalmadığını görüyorum. Kahvehane boş, soğuk artık… Uyanıyorum.

Bana anlattıkları için sevgili Funda Soysal’a ve İletişim Yayınları’nca bir araya getirilen Sevgi Soysal yapıtlarına minnetle…

 

Şebnem SORAL

 

Share