GERÇEKLEŞEN MASALLARIN SÜRGÜN PRENSİ SARAMAGO

Masalların gerçeğe dönüştüğü bir dünya hayal edin! Siyasi, sosyal, coğrafi ve daha sayılabilecek pek çok ayrı düşüren etkiden uzağız; sadece Kırmızı Başlıklı Kız’ı kurttan kurtarmanın derdindeyiz. İnsan gülümsemeden edemiyor düşündükçe…

Gülümsüyorum, çünkü birazdan yazacaklarım beni mutlu ediyor.  Gerçekleşmiş bir masalı anlatacağım için heyecanlanıyorum, düş dünyamın ölümsüz kahramanını!

José Saramago, 18 Haziran 2010’da gitti buralardan… ‘Işığım’ dediği sevgili eşi Pilar’ın ellerini sımsıkı tuttuğu sıcak bir yaz sabahında, Kanarya Adaları’ndaki evinden kanatlanıp uçtu. Ne garip değil mi? Bir sürgünden kurtuluş ancak başka bir dünyaya sürülerek oluyor bazen…  Bunları yazarken o çok bilindik fotoğrafı yanı başımda duruyor: Tek gözünü altın renkli küçük bir küreyle kapatıp, diğeriyle doğrudan bana, bize bakıyor. Göz bebeğinizi delip içinize işliyor bakışı; O, sessizce değil, çığlık çığlığa bakıyor. Yüzündeki derin çizgilerse sadece yaşlılıktan olamaz! Gözlerinin kenarında uzayan derin çizgiler gittiği ve gideceği yolların haritası. Hiç yüzyüze gelmediğiniz birinin fotoğrafına bakıyorsunuz aslında ancak omuzlarınız yine de aşağı düşüyor.

O gideli tam bir yıl oldu. Bu ne ilk ne de son olacak şüphesiz ancak anlatacağım bu masalı bir de benden dinlemek isteyen varsa, başlıyorum!

Nüfus memurlarının en sarhoşu onun soyadını yazdı: Saramago

“Portekiz’in ne okyanusa kıyısı, ne de İspanya’ya sınırı olan en içerlek, en yalnız vilayetidir Ribatejo…” José Saramago, 1998 yılında Nobel Ödülü’yle taçlandırıldığında konuşmasına bu cümlelerle başlamıştı. Çok haklı ve doğru bir başlangıç noktasıydı onun için çünkü doğduğu bu yoksul vilayet, 88 yıllık hayatının her anına sinmişti… Saramago, 1922 yılında Lizbon’un kuzeyindeki Azinhaga köyünde doğdu.  Yoksul bir köyün yoksun hayatına merhaba! Nüfüsa kayıt edileceği gün, memurların en sarhoşu masa başındaydı ve onu gerçek soyadıyla kaydetmek yerine, köylülerin babasıyla dalga geçmek için sıkça kullandıkları Saramago (yaban turbu)kelimesine değer buldu. Nüfus memurunun alaycılığıyla varolan bu soyismin, bir gün bütün dünyanın duyacağı, duyanların çoğunu da utandıracak ironiyle bezeli meydan okumalara imza olarak kullanılacağını kim bilebilirdi ki?

‘Hayatım boyunca tanıdığım en bilge adam okuma yazma bilmiyordu’

Yazarın bu sözleri, onu kış soğuğunu unutturmak için binbir türlü öyküyle avutan bir adam için söylenmişti. Ayazın amansız, soğuğun dondurucu olduğu gecelerde, insanın içini ısıtan öyküleriyle anımsıyordu onu…Küçük çocuğu ısıtmak için başvurmadığı yol kalmıyordu, vücut ısısından medet ummaktan başka çare kalmayınca, yatağa ağıldaki domuz yavrularını da tek tek taşıyordu. Jeronimo Meirinho, José’yi büyüten ve farkında olmadan ondan çok güçlü bir adam yaratan dedesiydi.

Yoksulluk ondan küçük kardeşini almıştı fakat O, dedesi ve büyükannesinin varlığıyla yaşamaya devam etti. Çocukluğu ve gençliği asla hayal ettiklerini vermedi! Okumak en büyük ideali olmasına rağmen çalışmak zorunda oluşu O’na ayak bağıydı. Halbuki 12 yaşından itibaren olmak istediği şey biliyordu o… Yazacaktı! Lizbon’daki teknik lisede okurken, okul kütüphanesini mesken edinmişti. Bulduğu her fırsatta soluğu kütüphanenin bakımsız rafları arasında alıyordu. Ricardo Reis’le de böyle bir günde tanıştı. Bunun bir mahlas olduğunu henüz bilmediği o günlerde okuduğu şiirlerle başı dönüyor, çevirdiği her sayfa yazar olma arzusunu körüklüyordu.

Teknik lisede eğitimini aldığı araba tamirciliğini yapmaya başlayan José Saramago, içindeki yazma aşkını sadece iki yıl susturabildi. İki yılın sonunda araba tamirciliğinden terk, uyanmayı bekleyen bir edebiyat dehası olarak gazeteciliğe başladı. Edebiyat dünyasına yakın olabilmek için bu formulü üreten Saramago, içinde taşıdığı asi yazarla bir kaç yılını muhabirliğe adadı.

Portekizli Don Kişot ve Faşizmin Değirmenleri

“Eskiden benim için ‘iyi adam ama komünist’ derlerdi, şimdi de ‘komünist ama iyi adam’ diyorlar…” José Saramago’nun Nobel konuşması, yukarıda olduğu gibi sayısız çarpıcı cümlenin yanyana gelişiydi… Doğduğu yılın 1922 olduğunu bir kez daha hatırlamak isterim burada! Dünyaya geldiği günden, son kez nefes aldığı 2010 yılına değin neler görüp geçirdiğini varın siz düşünün. Yaşadığı süre içinde faşizm ve etkilerini çok yakından gözlemledi. İki dünya savaşı, faşizmin umarsız şiddeti, toplama kampları, açlık ve acıya mahkum edilmiş milyonlarca insanın dramı… Başkaldırı ve mücadelenin büyük ismi Saramago’yu Saramago yapmak için bütün dünya işbirliği içindeydi sanki! Salazar’ın diktatörlüğüne karşı ayak direği yıllarda Portekiz Komünist Partisi’nin aktif bir üyesiydi. 1947 yılında yaşanan Portekiz Karanfil Devrimi’nde onun ayak seslerini duyanlar, daha da güçlü direndiler.

Saramago’nun siyasi duruşu asla bir sır olmadı. Demokrasiye olan inancı, tanrıya olandan çok daha az ve çok daha fazla sorgulayıcıydı. Her köşesinde dünyanın başka bir yerinden gelip sinmiş acı ve bastırılmışlığı taşıyan ruhu, yazarlık serüveninin başlangıç yıllarında büyük engellerle karşılaşmasına sebep verdi. Kısacası diktatörlüğün zulmünü solumuş Portekizli bir yazar olmak ve dahası anlatılması gerekenleri anlatmak O’nun için hiç kolay olmadı.

İlk romanı olan ‘Günah Ülkesi’ “ 1947 yılında yayımlanır ancak Saramago için hayal kırıklığından öteye geçmez. İlgi ve sorularla kendini  yormasını beklediği okur kitlesinden çok uzakta kaldığını gören yazar, tam bir küskünlük dönemine girer. Öyle ki bu küskünlük on sekiz yıl sürmüştür. 1966’da yayımlanan ‘Muhtemel Şiirler’ adlı eseri ise mütevazı bir girizgahın temsilidir sadece.

“Dünyayı yörüngesinde iki şey tutar; kadınların konuşmaları ve rüyalar…”

‘Baltasar ve Blimunda’ yazarın hakettiği ilgiyi görmesini sağlayan ilk eseri olur ve kitabından bahsederken bu cümleyi kurarak başlar: “Dünyayı yörüngesinde iki şey tutar; kadınların konuşmaları ve rüyalar…” Yazdıklarında kendi hayatından kesitlere yer vermekten nefret ettiğini söylese de bu kitabı O’nu derinden etkileyen dedesi ve büyükannesinin öyküsüyle özdeşleştirmiştir. Saramagoya’ya has yazım tarzı ilk kez bu kitapla varlık gösterir. Noktalama işaretlerinde çok mütevazı, hayal gücü geniş, ironik olduğu kadar sevecen bir dille anlatır içindekileri… Nokta ve virgülden başka bir işaretin kullanılmadığı, sözcüklerin kendince akıp gitmesine izin verilen bu metinler, başta zorlu bir okuma deneyimi sunuyor gibi görünse de kolaylıkla bağımlılık yaratan bir hale bürünür.

Yazma aşkını O’na aşılayan Fernando Pessoa’ya saygı duruşu niteliğindeki romanı ‘Ricardo Reis’in Öldüğü Yıl’ ise 1984’te yayımlanıp büyük ilgi görür. Kendisi gibi Portekizli olan ve ‘ustam’ diyerek andığı Pessoa’nın, “Ben yazılacak bir roman kahramanıyım” deyişinden çok etkilenir Saramago. Son istek gibi kurulmuş bu cümleye karşı duramaz ve ustasına gönül borcunu bu romanla öder. Büyülü gerçekçilik akımının Saramago’da bıraktığı izleri net bir şekilde gösteren bu roman; Hitler, Mussolini, Franco ve Salazar nezdinde yazarın faşizme karşı duruşunu dile getirirken, Pessoa’nın alt kimliği Ricardo Reis’le karşılaşmasını konu ediyordu.

Ey İnsanoğlu! O’nu affet çünkü ne yaptığını bilmiyor!

‘İsa’ya Göre İncil’de Saramago aracılığıyla feryadı böyle basıyordu İsa… O, Tanrı’nın oğlu olarak geldiği bu dünyada acı ve yıkımdan başka bir şey bulamadan gitmek üzereyken varlık nedenini ve yaratıcısını sorgulamıştı. Tahmin edebileceğiniz gibi bunun sonu da afaroz oldu. Tanrı ve oğlu İsa’yı insana en yakın konuma getirip içtenlikle konuşaturan bu roman, Saramago’nun hiç bir zaman inanmadığı dinden kovulmasına sebep oldu. Din olgusuna inanmadığını her fırsatta dile getiren yazar, kökten bir ateistti. İnsanları sınıflandıran ve ayrı düşüren herşeye karşı verdiği mücadele, din için de geçerliydi. Ancak bu kişisel görüş, ülkesinde tahmin edebileceğinin ötesinde, büyük bir tepkinin mimari oldu. Avrupa Edebiyat Ödülü’ne adaylığı geri çevrildi ve Saramago bu ambargoya tepki olarak Portekiz’i terk etti.  Gönüllü sürgünü öldüğü güne dek sürdü. Vatikan’ın Saramago’yu pek sevmediği bilinen bir gerçekse de yazarın ölümünden çok kısa bir süre sonra yayımlanan yazı, okuyanları şaşkınlığa sürüklemekten geri durmadı. Yazarın cenaze törenini bile beklemeden  “Osservatore Romano” adlı Vatikan gazetesinde şunlar yazılmıştı: “ Din karşıtı bir ideolog olan José Saramago, her tür metafizik inanıştan uzak duran populist bir Marksist’ti. Tanrı’nın varlığını her fırsatta inkar eden Saramago, dünyaya kötülük yaymak için gelmişti…” 19 Haziran 2010

İşte tam da bunları yazarken Saramago’yu büyük bir üne kavuşturan “Körlük” adlı romanı düşünmeden edemiyorum. Bir göz doktorunun aniden kör olmasıyla başlayan kitlesel bir kaosun sarsıcı öyküsü… Bir kişinin aniden körleşmesinin sebebi araştırılırken varılan sonuç hayal edilemeyecek kadar korkutucudur: Körlük bulaşıcıdır. Çok kısa bir süre içinde bütün bir bölgeyi etkisi altına alan hastalık, şehri dev bir karantina bölgesine çevirir. Bir kişide başlayan körleşme, yakınındaki herkesi etkisi altına almıştır! Bir hastalık olarak körlüğün bulaşıcı olduğunu düşünmek bile bizi huzursuz ediyorken, yaşadıklarımıza dönüp bakmamızı ister Saramago. Baktığımız yeri ‘gerçekten’ görmemizi ister. Bir kişinin varlığıyla ya da sözleriyle yarattığı hastalığın ne derece çabuk ve etkili yayılabileceğini kavramamızı ister. Tarih boyunca yaşanan budur, O, tüm yaşananları anlamlandırabilmemizi ister umutsuzca.

“Ölüm büyük bir iştir, ancak her zaman temiz olmaz…”

“Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş” adlı romanını anlattığı bir söyleşide Saramago, ölüm hakkında ilk kez bu kadar içten konuşuyordu. Yaşlılığın ve yolun sonunu işaret eden hırpalanmış ruhun, sona dair tedirginliklerini yansıtıyordu belki de. İstisnasız her insanın aklına gelen soruyu bu kitabıyla yanıtlıyordu: Peki ya hiç ölmeseydik? Bu gerçekleşseydi herkes çok mutlu olurdu şüphesiz! Ancak bu mutluluğun ne kadar sürebileceğini bilmek isteyen, bu kitaptan cevabı alabilir. Yanıtlar pek iç acıcı değil, bunu peşinen söylemek gerek! Ancak yine de ‘İyiki ölüm var’ demek yerine ‘ İyiki yaşıyoruz’ diye düşüdüren bir romandır…

José Saramago, 18 Haziran 2010 yılında Lanzarote Adası’ndaki evinden sessizce uçup gitti. Garip, buğulu ve yoksulluktan beslenen, kan emici dünyaya başı dik bir merhabaydı onunki… Gidişi de öyle oldu. Gideceği dakikaya kadar düşündüklerini söylemekten vazgeçmedi ve ne benim ne de başka bir anlatıcının ömrünün yetmeyeceği bir yaşanmışlık bıraktı.

Son cümlelerimi masalın mutlu sonla bitmesini dileyen, tıpkı Saramago gibi “Ben aslında pesimist değilim, dünya çok kötü…” diyen okurlar için yazıyorum: Üzülmeyin, o evine geri döndü! Yakılan bedeninden kalan bir avuç külün yarısı, doğduğu köyde dedesinin gözyaşlarıyla büyümüş bir ağacın köklerine karıştı.

Şebnem SORAL

Taraf Gazetesi Kitap Eki 10.06.2011

 

Share

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir