Sevgili Gelecek,

Bu mektup sana en az yüz yıl öncesinden gönderildi. En az yüz yıl geride kaldım demektir bu ve muhtemelen bedenimden arta kalanlarla büyüyen çiçekleri nesillerdir aptal aşıklarına dağıtıyorsun! Merak içindeyim, unuttun mu beni? Ve geçen zaman, sana iyi davrandı mı acaba? Bu sayfanın sol üst köşesinde hangi tarih yazıyor, kim bilir?

Tüm hayatım tutkuyla seni düşleyerek geçti. Sanıyorum ki hayallerim çoktan gerçeğe dönüştü senin ellerinde, ama içinde ben yokum. Şimdi düşünüyorum da asıl soruyu sormadan yapamam: Beni tanıyor musun? Boşluğa düşen bakışlarını buradan görür gibi oldum, tanımıyorsun değil mi? Yazdıklarımı görmüşsündür elbet, evet ama ‘ben’i tanıyor musun?

Benim adım Gabriel…

Yıl 1828. Fransa karlı bir Şubat gecesinde horlayarak uyurken ben doğmuşum. Babam bir avukattı. Onun iyi para kazandıran ‘yalan yanlış bir iş’i vardı, anneminse İskoç atalarından emanet katı kuralları… Büyük bir hayalperest olacağım -beni yaratanların meziyetlerine bakılarak- daha doğduğum günden belliymiş bence! Beş kardeştik biz ama beni anlayabilen sadece Paul oldu. Onunla kurduğumuz hayaller, tekrar tekrar içine düştüğümüz macera evreni çocukluğumun en güzel anısıdır. Ha bir de yaşadığımız şehir, Nantes… Paul ve ben, bir liman şehrinde doğup büyümenin tadını aldık Nantes sayesinde, gözümüz hep bir kuğu gibi süzülen gemi ve yelkenlilerin üzerindeydi. Bugün senin omuz silkip ‘O da ne ki?’ dediğin şey, bizim çocukluğumuzun en büyüleyici parçasıydı. Seni düşlemeyi öğrendiğimiz ilk yerdi orası… Ve hatta kaçmayı, uzaklaşmayı, gerçek maceralara koşmayı arzuladığımız ilk yer!

On iki yaşındaydım, evdekiler her gün olduğu gibi okula gittiğimi sanıyorlardı. Halbuki bir gece önce hiç uyumamış ve hayatımın en önemli kararını vermiştim: Kaçacaktım. Uyanır uyanmaz limana koşup benim denize, maceraya olan aşkımı görüp kabullenecek ilk kaptanın tayfası olacaktım… Gemiye adımımı atar atmaz arkamda babamın belirdiği ve her şeyin soluklaştığı o küçük an, beni sana bağlayan andı. Babam kulağımı çekerek eve kadar sürükledi beni ve ailemin karşısında bir söz vermemi istedi: “Bundan sonra yalnız hayal dünyasında seyahat edebilirsin! Söz ver Gabriel, söz ver!”

Söz veriyorum, sadece hayal kuracağım!

Ve sadece düşlediklerimin gerçek olmasına dua edeceğim… Fakat ne yaparsam yapayım, göremediğim onca yeni kıta ve denizden, var olan ve olmayan canlıların keşfine tutsak ruhumun hükmünden kurtulamıyordum. Benim için güneşin doğuşu yeni bir maceranın başlangıcından başka bir şey değildi, nefes aldığım her saniye bana uzaklaştığım çocukluğumu, kaybedilmiş hayalleri anlatıyordu. En azından unutmamalıydım, unutmamak için hepsini yazmalıydım.

Elime kalemi aldığımda yirmi yaşına girmiştim. Liseyi bitireli birkaç yıl olmuştu ve ben, olduğundan daha uzun görünen yıllarımı baba mesleğini öğrenerek geçiriyordum. Avukat olanların neden yazarlığa daha fazla meylettiğini anlıyorsun şimdi, değil mi? İnsan en azından kendi yalanlarını yazmak, irinli gerçeklerden kopup başka bir dünya hayal etmek istiyor! Bu benim en büyük dayanağım olsa da babam buna hiç inanmadı. Ona göre aksattığım hukuk eğitimi her şeyden daha önemliydi ve bir zamanlar benden söz vermemi istediği şeyi yaptığım için, hayal kurduğum için beni cezalandırmayı uygun gördü.

Meteliksiz, sefil bir hayata başlamıştım, evet! Ama beni bir görmeliydin, nasıl da mutlu ve özgür hissediyordum. Denizlerin yirmi bin fersah altında yatan saklı cenneti o zaman düşledim ve yazdım. Ardından seksen günde tüm dünyayı gezdim aç karnına ve yine yazdım. Hayaller büyüdükçe merakım da şiddetleniyor ve önlenemez biçimde fazlalaşıyordu. Kurak bir arazinin ortasında, çok güçlü bir ağaçtım, dallarım ve yapraklarım yönsüz, hesapsız, tüm gövdemden fışkırıyordu. Gözlerimi her kapayışımda kendimi yeni bir yerde buluyordum, bir gün dünyanın merkezindeydim, ertesi gün kalbi yaptığı saatlerle birlikte atan bir ustanın dükkanında… Hiçbir fizik kanunu, hakimi olduğum evreni yok sayacak kadar güçlü değildi, ben geleceği görüyordum. Ben ‘sen’i görüyordum! ‘Daktilo’ lafı kimse için bir şey ifade etmezken Paris sokaklarından yükselen tıkırtılarını duyuyordum. Ay’a gidebileceğimizi biliyordum, dünyanın ucundaki fenere nasıl gidebileceğimizi bildiğim gibi…

Sonra bir şey oldu!

Tek el silah sesi. Başımı kaldırdım, hızla etrafı taradım. Herkes bana bakıyordu. Kalabalık durmuş ve bir yerde kümelenmişti. Ortada bıraktıkları boşlukta şizofren kuzenim duruyordu, elinde muhtemelen babasına ait olan o silah… Sol bacağımdan akan kanı gördüm ve korktum. Koşmaktan henüz yorulmamışken yavaşça yürümek zorunda kalmaktan korktum. Haklıydım da, yaşadığım süre boyunca bacağımdan ruhuma bulaşan bu illetin kabuk bağlaması için uğraştım.

Kitaplarım yayımlanıyordu. Ben durmadan yazıyor ve borç para alıyordum. Hugo ve Dumas gibi adı anılır edebiyat otoritelerinin dostluklarını kazanmıştım, evlenmiştim, bir oğlum olmuştu ve ben yazıyordum. Başlangıçta çok az insan varlığımdan haberdardı ancak zaman geçtikte çoğaldılar. En iyi zamanımda bile bir yazar olarak hiçtim. Yazdıklarım yaşamama yetmiyordu ama yine de hayal kurmaktan vazgeçmiyordum. Hayatıma dönüp bakınca beni yazmaktan daha mutlu eden tek şey olduğunu hatırlıyorum: 1867 yılında kiralamayı başardığım o tekne. Hayattan koparmayı başardığım 19 yıl… Hiç durmadan Avrupa’yı dolaştığım muhteşem zamanlar.

Sahibine sadık bir hayvan gibiydim, evin uysal kedisiydim. Dışarıda soluklansam ve mutlu olsam da uyumanın huzur verdiği en kıymetli köşe evdi. Evet, aynen böyle oldu. Uyumaya karar verdiğimde evime dönmüştüm. Şeker hastası, aksak ve politikaya atılmış bir ihtiyardan, yükünü atıp başka alemlere uzanan bir yeni yetmeye dönüştüğüm o gün, evimdeydim. Henüz altı kitabım vardı yayımlanmayı bekleyen ve hatta imparatorluğun onur nişanı verdiği son kişiydim. Bana nişanın verilmesinden iki saat sonra yıkılan imparatorluk gibi hayatın da tadı damağımda kaldı desem, yalan olmaz.

Ta ki buraya gelene dek!

… Ne kadar yazsam, ne kadar çabalasam boş, sana sonsuzluğun o pür güzelliğini anlatamam. Vaat edilen bakire huriler yok belki ama onlara kimin ihtiyacı var ki zaten! Ayaklarımın altında bilinmedik bir gökyüzü, başımın üstünde engin, deli, durgun, aşık olunası denizler… Kollarımı açabildiğimce uzanıyorum yenidünyama ve elimin değdiği her yer yeni bir kıta artık. Kuşlar, kelebekler, envai çeşit güzellik kanatlanıp uçuyor etrafımdan. Bu alemin seyyahı benim efendi! Ölüm de kimmiş?!

Benim adım Jules Gabriel Verne. Ve senin hiç görmediğin bir yerde hala hayal kuruyorum.

Şebnem Soral – sebnemsoral@gmail.com

Share