Fener-Balat

Bu sene bahar güzel geldi! Öyle birdenbire sıcak olmadı. Uzun süre baharlıklarımızı giydik. Oturmak için güneş gören yerler aradık.

Bu bahar Türkiye 7. kez referanduma gitti. Biz artık büyümüştük ve son dört referandumu çok iyi hatırlıyorduk, haliyle 16 Nisan’dan önce de sonra da konuşacak çok şeyimiz, söyleyecek çok sözümüz vardı ama bir süre sonra çoluktu çocuktu derken günlük hayat galebe çaldı veİstanbul’da günübirlik gezmelere bile çıktık. Ben de 22 Nisan sabahı, bizim okul yolcusunun veli bulunma şartlı gezisine katıldım.
Gezi programına göre Ahrida Sinagogu ile başlıyorduk ama  restorasyon çalışması yüzünden oraya gidemedik. Rehberimiz Balat ve Sinegog hakkında kısa bir giriş yaptıktan sonra yola koyulduk..

 

Ahrida Sinegogu

Bir zamanlar yedi ayrı özerk dini bölgeyi barındıran, Ayvansaray ile Fener arasındaki bölgeyi kapsayan Balat semti Küçük Kudüs olarak da biliniyor.
Balat 17. yy da İstanbul’un en önemli Yahudi yerleşim bölgesiymiş. Buraya ilk Yahudi göçü Makedonya’nın Kasturiya kentinden olmuş. Daha sonra İspanya’dan ve Portekiz’den gelen Sefarad göçmenleri de bu yöreye yerleştirilmişler.
Balat’da gerek Fatih Sultan Vakfiyesi’nde görülen gerek sonradan eklenmiş olan sayısız Sinegog hizmet vermiş. Günümüzde sadece dördü fiilen ayakta kalmış. Bunlardan Birisi de Ahrida Sinagogu.
15 Ramazan 1104 (21 mayıs 1693) tarihli bir belgeye göre yaklaşık 550 yıla yakın bir süredir devamlı hizmet veren Ahrida (Ohrida) Sinegogu ismini kurucularının geldikleri Makedonya’da Ohri kasabasından almış.
Kürkçü Çeşme sokağı üzerinde bulunan Ahrida, Balat Sinagoglarının en büyüğü. Bir temel üzerine inşa edilmiş ve iki basamakla çıkılan Teva’sı ise bir geminin pruvasını andırıyor. Bir inanca göre bu profil Nuh’un Gemisini anımsatıyor. Bir diğer iddaya göre Seferadları İspanya’dan Osmanlı İmparatorluğu’na getiren kadırgaları simgeliyor.
Özellikle 1894 depremi ve onu izleyen yangınlar sonrasında varlıklı ailelerin İstanbul’un daha modern semtlerine veya yurt dışına göç etmeleri bölgedeki Yahudi nüfusu azaltmış. 1965’de hala 640 Yahudi ailesinin yaşadığı Balat’ta 1978’de sadece 60 aile kalmış.

Fener Rum Lisesi / Kırmızı Mektep

Denizden 50 metre yükseklikteki Fener Rum lisesinin bahçesinden inanılmaz güzellikteki İstanbul manzarasını seyrediyoruz.
Okulun bulunduğu Sancaktar yokuşunu arabalarla çıktık, malum ilköğretim okul gezisi olunca onca çocukla bu yokuşu tırmanmak zor olurdu. Ama arada bir dönüp baktığım Haliç manzarası eşliğinde, etrafı seyrederek yürümeyi tercih ederdim. Belki bir dahaki sefere. Okula girmek için bir kaç yüz metre yokuş aşağı inerken rehberimiz anlatmaya başladı.
Okul Fransa’dan getirilen ateş tuğlası da denilen kırmızı tuğlalarla yapıldığı için halk arasında “kırmızı okul” diye de anılıyor.


Haliç’in her iki tarafından da görülebilen kırmızı rengi ve kubbeli mimari yapısı ile muhteşem!..
İstanbul’un fethinden sonra Bizanslılar şehri terkedip Fransa ve İtalya’ya sığınmışlar. 1454 yılında Fatih Sultan Mehmet bir fermanla tüm İstanbul’lu Ortodoksları şehre geri çağırıyor. Bu fermanla, Ortodoksların kendi dillerinde eğitim yapabileceklerini ve tüm ibadetlerinin eskiden olduğu gibi yerine getirebileceklerini bildirerek özgürlüklerini geri veriyor.
Ferman üzerine İstanbul’dan ayrılmış olan eski Bizanslılar gruplar halinde kente geri dönmüşler.

 

Osmanlı imparatorluğu’nun en yüksek mevkilerinde yer almış olan pek çok Fenerli Rum baş tercüman, patrik ve yüksek din görevlileri bu okuldan yetişmiş. En önemli iki ders olarak da teoloji ve felsefe okutulmuş.
Mektebi Kebir 1454 yılında Patrikhane tarafından Fatih Sultan Mehmet’in fermanıyla kurulmuş. Bugünkü binası ise Fener Rum erkek lisesi mezunları arasında bulunan mimar Dimadis tarafından 1881’de inşa edilmiş.
Haliç’in her iki yakasındaki yapılar içinde Süleymaniye’den sonraki en büyük binası olan eserin yapı malzemelerinden çoğu, özellikle ateş tuğlaları Marsilya’dan getirilmiş.
Yapı geç Gotik dönem sonunda yapıldığı halde neo-gotik diye biliniyor. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde özellikle İtalya ve İspanya’da da benzer binalar yapan Dimadis 3000 m2 olan bu dev eseri beş sene içinde bitirmiş. Binanın ortasındaki 43 metre yüksekliğindeki kubbeli kalın kulenin tepesinde okulun dışından da görülebilen Dimadis’in imzası bulunuyor.
Büyüklüğünden dolayı sıkça, yapı olarak çok daha küçük olan, Fener Rum Patrikhanesi ile karıştırılıyor.
Okulun bulunduğu araziyi Patrikhaneye ünlü tarihçi Dimitri Kantemir bağışlamış. Gezimizin son durağı Kantemir’in, Cafer mahallesindeki evi olacak ve O’nun hakkında daha çok şey öğreneceğiz.
Kapıyı, okulun bahçesindeki müştemilatta ailesi ile beraber yaşayan bir görevli açtı. Kalabalık ziyaretler için önceden izin alınması gerektiği için, ziyaretemizden haberdardı. Antakyalıymış ve uzun yıllar bu okulda çalışmış. Onu eşliğinde okula girdik.

Rum asıllı T.C. vatandaşlarına eğitim veren bir okul burası, anaokulundan liseye kadar. Eskiden anne ve babanın Rum asıllı olması şartı aranırken şimdilerde tek ebeveynin şartı yerine getirmesi yeterliymiş.
Dört katlı bina elastik takoz üzerine oturtulmuş, içerde yürürken ahşap taban üstünde hafifçe yaylanıyoruz. Bu tekniğin kullanılma nedeni de, depreme karşı alınan bir önlem. Bize bu hissi veren zemine bakarken büyük harflerle yazılmış Rumca kelimeler dikkatimizi çekti. Sofia- Zilo- Nomis- Pitu, anlamı: “Bana eğitimsiz gel! Bu eğitim yuvasında bilgi al!”
Okulda Rumca, Türkçe ve İngilizce eğitim veriliyor. Bugün İstanbul’da tüm ruhban okullarında kalan 135 öğrencinin 47’si bu okulda. Mesela lise ikinci sınıfta bu sene sadece bir öğrenci varmış.

Koca okuldaki öğrenci sayısı ve eğitim imkanları, semte göçle gelen yoksul ve muhafazakar ailelerin eğitimden yoksun çocuklarıyla tezat içindeydi.
Okul 89 yılından sonra karma eğitime geçmiş. 555 yıl sonra da ilk defa kadın müdür atanmış.
Sınıflar çok büyük, aydınlık ve ferah, ön taraftakiler de eşsiz Haliç manzarasına bakıyor. En üs katta yine Haliç’e bakan büyük bir konferans salonu var. Tavanda bilgi ve aydınlık yazıyor. Duvarlarda Fatih’in, Kenan Rıfai’nin, çeşitli filozof ve Azizlerin resimleri var. Sütunlardaki baykuş kabartmaları, heykelleri bilgeliği, güvercinler de barışı simgeliyormuş.

 

Aynı katta Harry Potter’un fantastik okulunu hatırlatan bir fen laboratuvarına girdik . Cam kapaklı dolaplarda envai çeşit doldurulmuş hayvan örnekleriyle karşılaştık.

Gördüğüm hiç bir okula benzemiyor, Sanki okuldan gelmiş geçmiş herkesin bir parçası hala orada, dersler devam ediyor, sınıflar dolu ve koridorlarda derse yetişmeye çalışan cübbeli hocalar var. Yüksek tavan, kuleye doğru yükselen merdivenler, kutsal bir derinlik duygusu veriyor…mabet gibi, bilgi mabedi! Modern ama aynı zamanda kadim bir geçmişin izleriyle dolu her taraf.

Balat Çarşı

İstanbul’un en eski semtlerinden biri olan Balat’ın bir kısmı Avrupa kültür mirası olarak ilan edilmiş. Çok dinli ve çok dilli, zamanının en iyi eğitimini almış insanların yaşadığı yer.


Osmanlı’da saraylarda, padişahların etrafında çalışan tüm tercümanlar bu semtte yetişmişler. Osmanlı’da Bizans’da olduğu gibi gettoların olmaması, tüm halkların aynı yerde ikamet edebilmeleri ve birbirleriyle kaynaşmalarının sağlanması özellikle bu bölgede neredeyse bir zamanlar yedi dilin ve kültürün kaynaşmasını sağlamış.
Anlatılanlara göre de 6-7 Eylül olaylarında Fener-Balat’ın Kurtuluş, Tarlabaşı, Pera semtlerine göre çok büyük yara almama sebebi de gayrimüslimlerle müslümanlar arasındaki iyi ilişkilermiş. Örneğin Balat Çarşıdaki Fener meydanında sünnet düğünleri, Paskalya zamanı yumurta kırma yarışmaları yapılırmış. Tam bir şenlik meydanı. Arap Ortodokslar özellikle Müslüman komşularına paskalya’da çörek ve yumurta verirken Muharrem ayında da Müslümanlar onlara aşure dağıtırmış. Ne güzel ki bu temas hala sürüyormuş.


Sancaktepe yokuşundan aşağı inerken -bu sefer yürüyerek- rengarenk Rum evlerine hayran kalıyoruz. Çarşı farklı dönemlere ait yapıların yer aldığı küçük dükkanlarla çevrelenmiş. Eski çarşı, çıfıt çarşısı olarak da biliniyor.


Burası Habitat projesinden sonra Avrupa Kültür Mirası olarak ilan edilmiş. Sonra çok sayıda küçük, kendine özgü kahveler, restoranlar açılmış.


Bunlardan biri de Balkan savaşı sonrasında kuzey Yunanistan’dan gelenlerin yerleştirildiği Vodina caddesindeki Balat Kültür evi.


Soroptimistler burayı sosyal girişimcilik projesi olarak (TSKF) 2010 yılında hayata geçirmişler. Bu proje Balat’ın toplumsal yaşamını geliştirme amacına hizmet etmek üzere tasarlanmış. Kurulan
profesyonel mutfakta bölge kadınlarına aşçılık dersleri verilerek meslek sahibi olmaları sağlanıyor. Biz de öğlen yemeğinde onların yaptığı lezzetli mantılardan yedik. Siz de hem bir mola vermek hem de bölge kadınlarını güçlendirme projesine katkıda bulunmak isterseniz www.balatkulturevi.org adresinden burayı bulabilirsiniz

Stefan Sveti Kilisesi, nam-ı diğer Demir Kilise

Balat ile Fener semtleri arasında yer alan Bulgar Ekserhanesi’ne bağlı kilise, mimari tarzı, yapı malzemesi ve hikayesiyle İstanbul’daki en ilginç ibadet yerlerinden biri.
Bu kilisenin kuruluşu 19. yy başlarına kadar uzanıyor. Bulgarlar, o zamana kadar Fener Rum Patrikhanesi’ne bağlı kiliselerde ibadet ederdi. İbadet dilinin Rumca olması Bulgarları rahatsız etti. İstanbul’daki Bulgar cemaatinin önderlerinden Stefan Bogoridi, 1848 yılında Osmanlı Devletine başvurarak artık kendi dillerinde ibadet etmek istediklerini belirtti.


1850 yılında Fener Rum Ortodoks kilisesine karşı bağımsızlıklarını ilan ettiklerinde inat olsun diye patrikhanenin 100 m ilerisine bu kiliseyi yaptırdılar. Kilisenin yapıldığı yer de Bogordi tarafından bağışlandı.

Haliç kıyısındaki zeminin çürüklüğü nedeniyle, yığma kagir bir yapının temellerinin batacağı düşünülerek daha hafif ve dayanıklı olması nedeniyle demir iskelet yöntemi seçildi. Yapının projesi İstanbullu bir Ermeni mimar olan Hovsep Aznavur’a yaptırıldı.
Kilisenin uygulama projesinin yapılması ve prefabrik yapı parçalarının üretilmesi için 1892 de uluslararası bir yarışma açıldı. Yarışmayı Avusturya firması Waagner kazandı. Bütün parçalar tamamlanınca kilise önce firmanın Viyana’daki fabrika bahçesinde tümüyle kuruldu. Daha sonra Tuna nehri ve Karadeniz üzerinden bir nehir teknesiyle İstanbul’a taşındı.
Stefan Sveti kilisesi dünya mimarlık tarihinde ilk prefabrik yapılardan biri olarak önemli bir yeri var. Yapı neobarok ve neogotik tarzın özelliklerini taşıyor.
1898’de kutsanarak törenle açılıyor.
Demir kilise büyük bir onarım çalışması nedeniyele uzun zamandır kapalıymış. İçeri giremeyince hikayesini rehberimizden kilisenin Haliç’e bakan büyük demir kapısının önünde dinledik.

Eyüp Sultan

Eyüp Sultan camii İstanbul’un fethinden sonra yapılan ilk camii. Fatih’in emriyle hocası Akşemseddin Eyyub el Ensari’nin mezarını Eyüp’de bulmuş. Fatih mezarın bulunduğu yere Ebu-Eyyüp’un türbesini, ardından da 1458’de camiyi yaptırmış. Caminin hem türbeden hem de tahta çıkan Osmanlı hükümdarlarına kılıç kuşanma töreni yapılan yer olmasından dolayı önemi büyük.


Ben buraya daha önce defalarca İstanbul dışından gelen, buraları görmek, türbeyi ziyaret etmek isteyen misafirlerimi getirdim.


Caminin önündeki asırlık çınar ağacı, dua eden, adak adayan, lokum,dağıtan hüzünlü yüzlü, bazen alışık olmadığı için yarım bazen de sımsıkı baş örtülü kadınlar gördüm. Bir de sokakta hiç görmediğim kadar çok engelli çocuk olur burada. Annelerinin elinden sımsıkı tutar bu çocuklar. Alışık olmadıkları bu sıra dışı hareketten korkarlar, bakarsam utandırırmıyım diye hemen yüzümü çevirdiğim hem zihinsel hem fiziksel engelli çocuklar.
Çoğu akşam olmadan dönmek zorunda olan huzursuz telaşlı bir kalabalık; kim bilir nerelerden gelmişler. hangi dertlerine çare arıyorlar. Derler ki; dünyada üç yerde yapılan dualar Allah katında geri çevrilmez kabul edilirmiş. Bu üç yerden biri de burası Eyüp el Ensari’nin türbesiymiş.
Ebu Eyyub el Ensari Hz. Muhammed’in yakın koruması olan Sahabi ve ilk müslümanlardan, peygamberle beraber bütün savaşlara katılmış. Hz. Muhammed’in ölümünden sonra da ileri yaşına rağmen İstanbul kuşatmasında bulunmuş ve bu kuşatmanın ilk şehidi olmuş.
Rehberimiz söylemese anlamazdım ama dua edilen bölümde, türbenin sol tarafındaki çiniler nadiren bulunan gerçek İznik çinileriymiş.


Osmanlı zamanında valide sultanlar okul, hastane, cami, imarethane yaptırarak sosyal hizmet uygulamalarının ilk örneklerini vermişler. Gerçi bu hayır işleri genellikle ortadan kaldırılan saray efradının ardından yapılırmış daha çok ama hikayenin orası bana karanlık.

 

Türbenin sağ tarafındaki büyük kapıdan imarethanelerin, mezarlıkların ve külliyelerin bulunduğu mermer rengin hakim olduğu geniş bir sokağa çıkılıyor. O dönemde imarethanelerden açık açık yemek alınmaz, ihtiyaç sahiplerinin kapılarının önlerine bırakılırmış.

Burada hala aktif olan, çalışan bir imarethaneyi de ziyaret ettik. 18 yy da Mihrişah Sultan tarafından yaptırılmış. Şimdi Vakıflar Genel müdürlüğüne bağlı. Her gün 2500 kişilik yemek çıkıyor. Yemek yemek isteyen vatandaş TC kimlik numarasıyla kayıt yaptırıyor, vakıf ihtiyaç sahibi olduğuna kanaat getirirse vatandaşın kaydı alınıyor ve gelip yemek yiyebiliyor. Sadece öğlen yemeği çıkıyor. Bize kapıdan mutfağı görmemize izin verdiler sadece. Dev gibi kocaman tencereler vardı. Her yer temiz ve düzenliydi. İşlerini bitirmiş mutfağı kapatmak üzere olan iki görevli bize bilgi verdi. Yıkadıkları onca  bulaşığa rağmen  beyaz önlükler pırıl pırıl ve güler yüzlü insanlardı. Belli ki yaptıkları işi seviyor ve her gün bu mutfaktan mutlu bir doygunlukla ayrılıyorlardı.
İmarethanenin çiçeklerle donanmış içerisi kadar temiz ve bakımlı bahçesinden etrafı mezarlıklarla kaplı caddeye çıktık tekrar. Fotoğraf çekme yasağına uyarak dışardan tencereler kadar ne kocaman hissini veren imarethanenin bacalarını fotoğrafladık.

 

Zamanla burada ayrı bir islam kültürü oluşmuş. Arka sokaklar 19. yüzyıldan beri değişmemiş. Aynı zamanda burası Osmanlıların oyuncak merkeziymiş ve 300 yıl boyunca bu gelenek sürmüş. Hatta Osmanlıdan hiç hoşlanmayan, oyuncaklara çok meraklı Eflak Boğdan prensi nam-ı diğer kazıklı Voyvoda da buradaki oyuncakçılara özel siparişler verirmiş.

Dimitri Kantemir’in evi,

Akşam üstü Kantemir’in Fener Cafer mahallesindeki evine geldik. Bahçesindeki küçük kahvede çaylarımızı içerken rehberimiz anlatmaya başladı.

Eflak ve Boğdan’a Voyvoda seçilenler oğullarından birini İstanbul’a rehine olarak gönderirlerdi. Sultana karşı herhangi bir itaatsizlik ya da isyana kalkışmaları durumunda bu çocuklar kellelerini kaybederlerdi. Babası Voyvoda seçildiğinde (yani prens) 1687 yılında Fener’de Boğdan prensliğinin sarayına yerleşen genç adam, tam 22 yıl boyunca İstanbul’da ikamet etti.

Şimdiki adı Fener Rum lisesi olan Patrikhane akademisinde eğitime başladı. Burada Antik Yunan ve Latin kültürleriyle, Bizans ağırlıklı ortodoks kültürünü, Enderun’da ise Osmanlıca, Farsça, Arapça dillerini ve matematiği öğrendi. Babası Konstantin çok iyi flüt çaldığından küçük yaştan itibaren müziğe ilgisi vardı. Bu ilgi İstanbul’da da devam etti. Kemani Edirneli Ahmet Çelebi’den müziğe ait bilgiler aldı, tamburi Angeliki’den ise tambur öğrendi, ayrıca ney üflemeye, besteler yapmaya başladı.

Bu arada batı nota sistemini araştırmaya koyuldu. Kantemiroğlu’na kadar Osmanlılar, nota bilmedikleri için müzik eserlerini kayıt altına alamıyor, kuşaklar arasında kulaktan kulağa aktarılarak korumaya çalışıyorlardı. Dimitri, bu duruma son vermek ve Türk musikisi eserlerini binlerce yıl ötesine taşımak için ebced notası adını verdiği bir sistem geliştirdi. Sayılarla yapılan bu sistemle aralarında kendi bestelerinin de yer aldığı tam 349 eseri notalara geçirmeyi başardı. Aralarında felsefe ve müzik eserleri de bulunan çok sayıda kitap yazdı.

Yıllar sonra Rusya’dayken Osmanlı tarihi hakkında yazdığı bir eseri ve diğer kitapları sayesinde Rus edebiyatının başlangıcına sebep olduğu da söyleniyor.

Yelda UGAN

Fotoğraflar: Meltem ÇOKLUK

(Kültür Ve Tarih Hazinesine Zamanda Yolculuk)

Share