Edebiyat, kendine tutkuyla bağlananlara garip bir empati gücü yüklüyor sanki! Görünmez bir sınır var ve okuduklarınızla onu geçtiğiniz anda, bir adım ötesinde duran harikalar diyarına misafir oluyorsunuz. Burada herkesin düşleri ve düşünceleri, diğerleri tarafından duyulur hale geliyor. Ölü veya diri, yazarların hepsi bir yerde hararetle cümleleri art arda koyarken, siz okumadan duyuyorsunuz tüm öyküyü. Kabul edin, bu güzel bir hayal! Ve hayal etmeye devam edin: Sizce Edgar Allan Poe yaşadığı dönemde çağdaşlarının arasında nasıl duruyordu? Bana sorarsanız O, herkesin nizami bir biçimde, hesaplanmış adımlarla yürüdüğü bir yolun kenarında, yarasa gibi baş aşağı sallanarak seyrediyordu dünyayı! Büyük tüylü şapkalar, kabarık etekler ve mağrur baston seslerinin içinde kendi âlemini seyre dalıyordu. Sıradan hayatının sıradan dünyaya ait parçası, çığlık çığlığa yeni ülkeler arayışındaydı ve deliliğinden dönmesini dileyenlere o ünlü şiirindeki Kuzgun gibi cevap veriyordu: Bir daha asla!

Sevgili dostum travma…

Edgar Allan Poe, çocukluğundan kalan en yakın dostuna mektup yazmak isteseydi mektubun giriş cümlesi muhtemelen böyle olurdu… Zira henüz bir yaşını görmeden ailesi tarafından terkedilip ‘fiilen yetim’ kalan ve üç yaşında gerçek ailesini bulduğu gibi ölüme teslim eden birinden başka bir söz beklenemez!  18 Ocak 1809 yılında Boston’daki bir pansiyonda dünyaya gelen Edgar, gezici oyuncu bir çiftin çocuğuydu. Eliza ve David Poe, her günü bir başka şehirde sonlandırdıkları göçebe hayatlarına küçük Edgar’ı da dâhil etmişlerdi. Doğduğu andan itibaren evlat edinilmeye muhtaç Edgar’ı! Doğumunu takip eden birkaç ay içinde farklı kişilerce bakılan Edgar’ın anne ve babası, 1809 yazında O’nu almak için geri döndüler. Fakat her ikisi de vereme yakalanmıştı ve maddi açıdan büyük bir açmazın içindeydiler. Çok uzun değil, 1810 yılında baba David ortadan kayboldu önce, bir yıl sonraysa Eliza o en derin uykuya daldı. Edgar ve küçük kardeşi Rosalie annelerinin St. Johns mezarlığındaki cenaze töreninden sonra kendilerini farklı ailelerin çocukları olarak buldular. İskoçya’dan gelip tüccarlık hikâyesine Amerika’da devam eden John Allan ve eşi Frances, Edgar’ı görür görmez onu ailelerine katmaya karar verirler ve böylece vaftiz edilirken kendi soyadlarını Edgar Poe adına iliştirmiş olurlar. Peter Ackroyd’un kaleme aldığı ‘Poe: Kısacık Bir Hayat’ adlı biyografide, Poe’nun karmaşık ve acıdan ibaret çocukluğunu hatırlamadığından söz ettiği yazılıdır: “ Babasının, annesinin böyle hemen ardından ölmüş olması pek mümkün görünmüyor. Poe, dramatik etkiye düşkündü, kendine en yakın konularda bile. Ama diğer iddiası doğru olabilir. Annesini hatırlamıyor olması mümkün, hatta mantıklı. Çok büyük bir acı, hafıza kaybı nimetine yol açabilir. Yaşamının o ilk yılları onun için bulanık kalmış olabilir…”

“Tanrı’nın bana bir deha kıvılcımı verdiğine inanıyorum. Ama onu kederle boğdu!”

Poe’nun gençlik dönemi de çocukluğundan parlak değildi. İlk ve ortaokul dönemini İngiltere’de geçiren Edgar, üniversite yıllarında Amerika’ya dönmüştü. 1826 yılında Virginia Üniversitesi’ne kaydı yapılan Poe’nun yükseköğrenim hayatı sadece on ay sürdü. Oğlunun asi davranışlarından ötürü okul yönetiminden sıkça uyarı mektubu alan üvey baba, çok geçmeden kumar ve alkole bulaşan Edgar’ın sırlarını keşfetti. Bu okul hayatının sonuydu çünkü babası bir daha asla okul taksitini ödemeyecekti. Tam da bu kaotik dönemde Edgar’ın hayal âlemi genişleyip dile gelmeye başladı. Yazdığı şiirler ve taslakları oluşan kısa öyküler, sadece yazarın mahreminde kalmayı reddediyor gibiydi. 1827 yılında belki de sadece aidiyet ve sahiplenme duygusunu tatmin etmek için kendisinden beklenmeyeni yapıp Amerikan Ordusu’na katılan Poe, bundan kısa bir süre sonra’ Timurlenk ve Öteki Şiirler’ adında bir derleme hazırladı. 1829 yılında ordudan ayrılıp Washington’a yerleştiğindeyse üvey annesini kaybetmiş, üvey babasının sevgisini asla kazanamayacağını anlamış ve bir diğer derleme olan ‘Araf’ı yayımlamaya hazır hale gelmişti.

Bir kanat boyu mutluluk

Aralıksız yazılan metinler, kabul görülmeyene duyulan merak, dahice kurgulanmış korku öyküleri ve fantastik edebiyatın anahtarını parmağında sallayan yazar Poe… Defalarca başarı kazanıp defalarca başarısız olmuş bir yazar olarak hayattan payını almış, umut dolu bir yaratıcı! Ne kadar uğraşırsanız uğraşın, yollar tek bir yere çıkıyor: Aşk. Poe’nun başına gelen de buydu. Her teli birbirine dolanmış karmaşık bir kütle halinde duran ruh dünyasını Virginia Clemm’e duyduğu aşk dinginleştirdi. Bu büyük bir aşktı ve günümüzde de tabu sayılabilecek sayısız engeli aşarak yan yana geldiler; evlendiler.  İlerleyen yıllarda Poe, başarısız fanzin denemeleri ve az sayıda okura ulaşabilmiş eserlerinden sıyrılarak ‘Şişede Bulunan El Yazması’ adlı öyküsüyle Baltimore Saturday Visiter tarafından düzenlenen yarışmada birinciliğe layık görüldü. Bugün pek çok edebiyat otoritesi tarafından fantastik ve korku türlerinin yaratıcısı, ABD’nin ilk büyük yazarı sayılan Edgar Allan Poe, hayatta olduğu dönemde acımasızca eleştirilmiş ve yanlış anlaşılmıştı. Bu ödül, Poe’nun yazarlık kalitesini kanıtladığı ve ölçüsüz yorumları susturduğu gibi bilinirliğini de artırmıştı. Belki de bu dönemde kök salan özgüveni ona hayatını yazarlıktan kazanan ilk ABD’li olma unvanını verdi.

Peki Virginia’ya ne oldu dersiniz? Akşamlardan bir akşam, Edgar’ın isteği üzerine her zamanki gibi piyanonun başına geçen güzel kadın, aniden öksürmeye başlar. Şiddetli öksürüklerin sonunda Edgar ciğerden gelen kanı görür fakat bunun bir damar çatlaması olduğuna ikna eder kendini. Hikâye, yıllar önce annesini gömdüğü zamanlardaki gibi biter. İki kez aynı acının pençesine düşmüştür ve ikisinde de çoğu öyküsüne konu ettiği gibi “genç ve iyi kadın” ellerinin arasından kayıp gider. Peter Ackroyd’a göre Virginia’nın ölümüne dek süren öksürüklerin her biri Poe’nın ruhunu kemirmiş ve çektiği acı garip bir mühür gibi ifadesine yerleşmiştir.

Başkası gibi ölmek

Edgar Allan Poe, 7 Ekim 1849 yılında yangından kaçar gibi göçtü hayattan! Kırk yıllık yaşamının yüzlerce yıla bedel ağırlığıyla, bir adım daha atmak istemiyordu. Arthur Gordon Pym’in Öyküsü’yle kavuştuğu şöhret ve her biri yüzlerce yazara ilham veren eserlerine dönüp bakmadan, kendi isteğiyle teslim olduğu alkol ve deliliğe sığınarak öldü.  H.P. Lovecraft ve Jules Verne’i kendi eserlerinin devamı niteliğindeki çalışmalara sürükleyen, Baudelaire’i kendine hayran bırakıp sayfalarca methiye yazdıran Poe’nun külliyatında ‘Kuzgun’ şiiri ayrı ışıltıya sahiptir şüphesiz… Gecenin bir vakti ölüm gibi Poe’nun odasına çullanan karakuş, önce yazarın ona atfettiği ilahi yakıştırmalara yaraşır bakışlar atar. Garip bir kudret vardır küçük gövdesinde ve çaresiz şair kaybettiği aşkının cennetteki akıbetini ona sorar. Kuzgun, sorulan her soruya bildiği tek heceli cümleyle cevap verir, çünkü tüm sorular sadece bu cümleyle cevaplanabilir…

“Kuzgun bir an olsun ayrılmadı, oturdukça oturdu,

Oturdukça oturdu oda kapımın hemen üstündeki Pallas büstünde;

Benziyordu gözleri hayal kuran bir şeytanın görüntüsüne,

Vuruyordu kara gölgesini yere lambadan yansıyan ışık;

Kapalı kaldı ruhum bu kara gölgenin içinde,

Kurtulamayacak – Hiçbir zaman!”

 

Şiirin bitimini oluşturan bu dizeler, Poe’nun ölümünden önce onu ele geçiren halüsinasyon döngüsünü andırır. Ryan’s Inn adlı bir barda başkalarının kıyafetleri içinde baygın bulunduktan sonra sadece dört gün hayatta kalabilen Poe’nun ölüm sebebi hala net olarak bilinmiyor. Yaşamı ve yazdıkları kadar sıra dışı ölüm öyküsünü bir solukta bitiren anlatıcı, yazının onun istediği gibi ve onun sorduğu bir soruyla bitmesi gerektiğini biliyor: “Bir düşün içinde bir düş mü bütün gördüğümüz ve göründüğümüz?”

EDGAR’I NASIL BİLİRDİNİZ?

“Ölüm bilmecesinden aldıkları ilhamla yazmış bütün düşünce sanatçıları gibi, Edgar Allan Poe da

benim için, başlı başına bir ilham kaynağı. Düşündüğü için değil,

ancak hayal kurduğu için varolanlara en iyi örneklerden biri…”

– Hakan Günday, 3 Ekim 2011

 

 

23.10.2011

Şebnem SORAL

Taraf Gazetesi Kitap Eki

Share

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir