Midilli

Yolculuk karşı kıyıya, Midilli adasına, nam-ı diğer Lesbos’a
20 Haziran sabahı İstanbul’dan yola koyulduk. 1. Köprü Tem otoyolu ve Gebze’den hemen sonra Orhan Gazi köprüsünden Altınova’ya bağlandık. Ben buradan Bursa hatta Balıkesir’e kadar olan yolu Haziran ayında çok seviyorum. Yol çalışması için oyulmuş kayaların kızıl rengi, yemyeşil tepelere kurulmuş küçük köyler, güne bakan çiçek tarlaları, yaklaşan sıcakların tesellisi gibi geliyor bana. Her taraf yemyeşil, hava serin, 19 derece. Son bir kaç gündür yağan yağmurlardan sonra mis gibi bir ot kokusu sarmış havayı. Arada bir bulutların arkasına saklanan güneşle köşe kapmaca oynayarak ilerliyoruz.

Sık sık leyleklerle karşılaşıyor, onları havada gördük diye seviniyoruz. Bursa Karacabey’e yaklaşırken sağ tarafta üzerinde leylek resmi çizilmiş büyük bir ilan panosu gördük, Panoda 8-9 Temmuz 13. Uluslararası Leylek Festivali yazısını okuyabildim ancak. Sonra internetten araştırınca burasının yani Karacabey’in Eskikaraağaç köyünün Avrupa Leylek Köyleri Birliği’ne üye olduğunu ve 2017 yılında da festivale ev sahipliği yapacağını öğrendim.
Ulubat gölü kenarındaki bu eski Rum köyünün ziyaretçilerini daha iyi ağırlayabilmek için Karacabey belediyesi çeşitli önlemler almış: Mesela leylekler takılıp yaralanmasın diye elektrik tellerini yer altına almış, alınamayanlara da reflektör takmış, kalan elektrik direklerinin üzerine de tahta yuvalar yapıp, beslenmeleri için de meralarda leyleklere özel çalışmalar yapmışlar. Leyleklere özel yaz menüsü!
Ayrıca aileler, bu düzenli ziyaretçilerinin birini sahipleniyor ve her yıl takip ediyorlarmış. Takip yöntemi konusunda hiçbir fikrim yok ama belli ki köylüler evlerine huzur getirdiklerine inandıkları bu misafirlerini çok seviyorlar.
Midilli’yi yazarken, daha karşı kıyıya geçmeden leylekleri anlatmam başlangıçta bir rastlantıydı ama oraya gidince öğrendim ki ada da kuşların göç yolu üzerindeymiş ve her yıl yüzlerece meraklı kuş gözlemcisi sırf bu yüzden adayı ziyaret edermiş.

Edremit Savaştepe yol ayrımından Altınoluk’a geldik ve saat 09:00 da Ayvalık’tan kalkan hızlı feribota yetişmek için burada konakladık.
Önemli bilgi!! Arabanızı mutlaka pahalı filan demeyin otoparka (limana çok yakın büyük bir otopark var) koyun. “Yok bir şey olmaz!” diyenlere aldırmayın, resmi görevli de olsa dinlemeyin! Biz, yapmayın dediğim herşeyi yaptık ve arabayı limanın karşısındaki eski taş binanın önüne koyduk. Maalesef döndüğümüzde yoktu. Arabayı bulmak ve almak öyle İstanbul’daki kadar da kolay olmadı, bir dolu işlem yapmak, aracılara dil dökmek ve beklemek  zorunda kaldık. Üstelik otoparka vereceğimiz paranın yaklaşık üç katını harcadık.


Ayvalık’ın batısından uzanan Cunda Yarımadası’nın yanı başından yavaşça geçerek Ege’nin Türk tarafını arkamızda bırakarak karşı kıyıya doğru yola çıktık. 45dk sonra Yunan kıyılarında Midilli’deydik. Burası Yunanistan’ın 3. Büyük adası, 1630 m2.
Gümrük işlemleri, araba kiralama derken önümüze adanın haritasını açıp kuzeye Molivos’a doğru yola çıktık. Bize iki yol önerdiler; biri sağımıza Türkiye’yi alıp kıyıdan Thermi üzerinden 1.5 saat sürecek bir yol. Diğeri ise, içerden, solumuza Kalloni körfezini alarak kuzeye çıkacağımız yaklaşık 50 dk sürecek olan diğer yol. Biz kısa olanı tercih ettik.
Otelimiz Villa Molivos Castle, sekiz tane taş evden ibaret. Evler iki katlı ve  tamamı Molivos açıklarından batan muhteşem gün batımını görüyordu, Petra’ya bir, Molivos’a iki km uzaklıktaydı. Sabahları, anayolun altına, denize doğru olan tarafına kahvaltıya gelen, tarçın rengi keçilerin çıngırak sesleriyle uyanıyorduk.
Bir sabah otelden Molivos’a kadar yürüdüm.

Yolda, Petra Molivos arasında yürüyen insanlarla karşılaştım, yaşlı ama çok iyi görünüyorlardı.  Adanın farklı yerlerinde sıkça karşılaştığımız gibi bu yol üzerinde de binlerce yıllık ağaçların, fosilleşmiş bitkilerin korunduğu doğal bir park alanı var. Sanki  bizim Ege gibi çok tanıdık, her taraf zeytin, incir, yaban ahlatı, keçi boynuzu, akasya ağaçlarıyla dolu. Havada da kekik ve adaçayı kokusu..

 


Gezimiz boyunca Molivos’a sık sık gittik. En çok da limandaki Sea Horse otelinin restoranına uğrayıp daha çok Yunan birası Fix ve ev yapımı tatlı  Rose Garalie şarabı içtik. Hemen masamızın önündeki marinaya yanaşmış envai çeşit balıkçı tekneleri, hiç aceleci ve ısrarcı olmayan misafirperver zarif garsonlar, sokaklarda asılı saksılardaki renk renk petunyalar bize huzur verdi. Muhtemelki Haruki Murakami’nin Sputnik Sevgilim kitabındaki Yunan adası burası. Roman kahramanı K da feribottan Molivos’a iniyor. Bir Japon gözüyle ilk şaşkınlığı denize karşı oturmuş yaşlıları görünce oluyor. Diyor ki, “sanki kim denize daha uzun bakacak yarışması yapıyor gibiydiler.”

Adanın kuzeybatı ucundaki Molivos, bir Ortaçağ kalesi etrafına kurulmuş, denize kadar uzanan, sit alanı ilan edilmiş antik bir kent. 18.yy dan kalma duvar resimleriyle süslenmiş konaklar var. En ünlüsü de Glannakou konağı.  Bütün evler taştan ya da ahşaptan yapılmış. Evlerin hanımeli, begonvil ve yaseminlerle dolu avluları asırlık  taş döşemeli sokaklara açılıyor. Adada her yerde olduğu gibi burada da yaşam evlerin dışında, sokakta sürüyor. Adaya özgü bir tarzları olan rahat ama şık giyimli Molivos’lular,  sokaklarda, tavernalarda ya da evlerinin önünde birbirleriyle muhabbet içindeler.

Limana inen taş yoldan yukarı, kaleye doğru bakınca,  kayadan duvarlara asılı gibi duran ahşap balkonlar görünür. Buralarda denizden batan güneşi seyrederek günü uğurlamak Molivos’da yapılacak en güzel şeylerden biri, biraz meze, biraz balık, bir kadeh de uzoyla. Hamam restoran da bu mekanlardan biri. Hala çalışanların gülen yüzlerini ve yan masada kırmızı şarabını yudumlayan zarif kadını hatırlarım. Kıyıda mekanlar daha geniş olduğu için buradaki restoranlarda canlı müzik de var. Ama benim favorim limandaki küçük restoranlarda emektar müzisyenlerden tanıdık bildik ezgilerle Yunanca şarkılar dinlemek oldu.

Güney Batı Rotası Eressos, Skala Eressos, Sigri

22 haziran sabahı Antik Helen döneminin “10. sanat perisi” ünlü kadın şair Saphou’nun memleketi Eressos’a doğru yola koyulduk. Burası çıplak kayalık tepeleri ve volkanik manzarasıyla Güney Batı’nın en dağlık neredeyse en kel bölgesi.

Sabah 09:00 da otelden çıktık. Petra, Skoutaros, Skalahori, Antissa kasabalarını takip ederek Eressos’un sükunet içindeki meydanına kadar arabayla geldik. Yol kasabaların içinden geçtiği için programda olmasa da buraları da görüp, kahvelerde oturan, evlerinin önünü süpüren, taş döşemeli sokaklarda yürüyen insanlarla kah selamlaştık, kah kaybolup yardım istedik.

Her kasabada olduğu gibi burada da park tabelasını takip ederek arabamızı ücretsiz otoparka bıraktık ve  meydandaki Sam’s Cafe’ye oturduk. Burayı Lübnan’lı Sam, Yunan karısı ve oğlu ile beraber işletiyor. Zaten Sam’in aksanından, bizi Selamün Aleyküm diyerek karşılamasından, geniş esmer yüzünden ve adalılara benzemeyen mahcubiyetinden Orta Doğu’lu olduğunu anlamıştık. Menüde hem Lübnan hem de Yunan yemekleri vardı. Biz sadece kahvaltı yaptık ama omlet bol soğanlıydı ve bana kalırsa Lübnan usülü hazırlanmıştı.  Sonra Eressos’un sokaklarında kısa bir tur yaptıktan sonra sağlı sollu dut ve kavak ağaçları arasından yaklaşık 4 km sonra Skala Eressos’a vardık.

Skala Yunanca’da iskele demekmiş.  Buralarda her dağ köyünün ya da kasabasının, deniz kıyısında isminin başına skala eklenmiş bir yerleşim yeri daha var.

Skala Eressos denizinin temizliği ile ünlüymüş diye duyduk. Gerçekten de İnce gri renkte, vücuda yapışmayan bir kumu,  2.5 km uzunluğunda çok güzel bir sahili var.

Skala’nın meydanından limana kadar uzanan yol boyunca restoranlar, hediyelik eşya dükkanları, küçük barlar ve kahvelerin arasından yürüdük. Buranın en iyi restoranlarında biri de Adonis olarak listemize almıştık ama köyde yaptığımız kahvaltıdan sonra yemek yiyemedik, birer sakızlı kahve içip kalktık. Sahildeki restoranlar denizden bir kaç metre yükseklikteki tahta verandalar üstüne oturtulmuş. Böylece hem deniz kumu korunmuş oluyor hem de restoranlar sahili işgal etmiyor, adil bir uygulama.

Hakkında çok şey duyduğumuz ve biraz da onun izini sürmek için Eressos’a geldiğimiz, şair Sapfo’nun tunçdan yapılmış heykeli önünde hikayesini dinledik.
M.Ö 600’lerede yaşayan şair Sappho (şairin ismi neredeyse her yerde farklı yazılmış) şiirlerinde aşkı ve kadın erotizmini büyük bir tutkuyla işlemiş. Çok güzel bir kadınmış Sappho ama aldığı bütün evlilik tekliflerini, erkekleri zorba ve baskıcı bulduğu için geri çevirirmiş.
Midilli’de açtığı bir okulda genç Lesbos’lu kızlarla edebiyat ve şiir sohbetleri yapmaya, onları eğitmeye başlamış. Sappho’nun şiirleri ve genç kızların üzerinde bıraktığı etki adada var olan “düzene tehdit” olarak algılanıp tepkilere ve dedikodulara neden olmaya başlamış. Sappho da bir süre sonra baskılara dayanamayıp Sicilya’ya yerleşmek zorunda kalmış.
O zamanlar kadın eşcinselliğine Sappho’dan esinlenerek Lesbos’lu anlamına gelen Lesbian adı verilmiş. (İngilizce’de Kanadalılar’a Canadian, İtalyan’lara İtalian denildiği gibi) Bir rivayete göre de Atinalı tiyatro yazarı Aristofanes yazdığı bir oyunda iki kadın arasındaki aşkı anlatmak için “Lesbos’lu” tanımını kullanır. Böylece lezbiyen kelimesinin temeli atılır.
Hala Eressos şehri lezbiyenlerin mabedi olarak biliniyor.
Geldiğimiz yoldan Sigri’ye doğru yola çıktık. Antissa tabelasını izledik. Gelirken de görmüştük ama Antissa yol ayrımında Sigri tabelası çok küçük ve silik yazılı o yüzden ayrımı kaçırmamak için dikkatli olmak gerekiyor. Yukarda da söylediğim gibi bölge volkanik olduğu için bitki örtüsü yok, yani mihenk taşı (landmark) olarak koyacağımız hiç bir iz de yok. Ama yol rahat ve geniş. Ayrımdan hemen sonra da Moni İpsilou manastırını takip ederek Sigri’ye varmak çok kolay. Burası güzel bir balıkçı köyü. Adada ilk kez burada denize girdik. Sahil yarım daire şeklinde. Göl kenarı gibi, Muğla ölü denizi hatırlatıyor. Kumların üstünde aralıklı bir kaç bank ve iki tane de kabin; ne bir şemsiye ne de şezlong. İsteyen eşyalarını yanında getiriyor. Biz de havlularımızı kumların üstüne serdik ve Ege’ye bıraktık kendimizi.
İyice acıkıncaya kadar yüzdük, güneşlendik. Sahilden  duyduğumuz, bizi mest eden  Rumca şarkıların geldiği yerde, Cafestiotorio’da çok lezzetli sardunyalar yedik. Bir de ızgara ahtopot istemiştik ama çok sertti, yiyemedik. Biz böyle zevk-ü sefa içinde keyif yaparken mesai bitmiş Sigri Petrified orman park müzesi kapanmış. Oysa buraya gelme nedenlerimizden biri de bu müzeyi ziyaret etmekti. Biz de hava kararmadan Sigri forest petrified parkını ziyaret etmek üzere gerisin geri yola koyulduk. Parkın tabelası bizi gelirken de gördüğümüz yüksek bir tepeye kurulmuş olan Moni İpsilou manastırına kadar getirdi. Fosil parkı, taşlaşmış ağaçlar ormanını bu tepeden seyrettik. Yunanistan devleti Fosil Orman’ı 1985 yılında koruma alanı ilan etmiş. 2004 yılında da UNESCO Dünya Jeoparklar Ağın’a kabul edilmiş.

Manastır Orta Çağda geçen filmlerdeki gibi yalnız, sessiz ve tuhaf. Arabayı bıraktıktan sonra dik kıvrımlı bir yokuştan yürümeye başladık. Hafif bir rüzgar ve kuş sesleri dışında hiç bir şey duyulmuyordu. Etrafta tek bir insan veya araba bile görmedik…  Ürkütücü bir manzaraydı ama altımızda kalan çıplak dağların ardından denizi görünce heyecanlandık. Sanki adanın en tepesindeydik. Belki de öyleydi.

Manastırın karşı tepesinde kalan, askeri alan içindeki sevimsiz radarı ve füzeye benzer şeyi arkamıza alıp yokuşu çıkmaya devam ettik. Neredeyse üç insan boyunda, kemerli taş bir kapıdan içeri girdik. Birkaç adım sonra açık tahta bir kapıyı geçtik. Aradıklarımız oradaydı. Tahta kapının her iki yanında da ağaç fosilleri duruyordu.

Ağaç kütüğü şeklinde ama taş görünümünde hafif kızıla, mora çalan renkte 20 milyon yıllık fosiller!!
Manastırın bahçesinde rengarenk çiçekler etrafta dolaşan kediler ve tavuklar, tel örgülerle çevrili bir kümesin içinde keklikler vardı. Ama yine hayvanların ve rüzgarın sesi dışında çıt yoktu. İzinsiz girdiğimiz için korkuyordum sonra avlunun tam ortasında üst kattaki açık bir pencereden saçları uzun, sakalları göğsüne kadar inmiş siyahlar içinde bir papazla göz göze geldim.

Memo görünürde yoktu. Vücut dilimi kullanarak etrafı gezebilir miyiz gibi bir şeyler demeye çalıştım. Hafif bir baş selamıyla gözden kayboldu. Sonra diğer kapıdan, fosil ormanının başladığı yere doğru gittim, Memo oradaydı. İkimiz de hem ürküyor hem de çok heyecan duyuyorduk. Ama yine de uzun uzun derin bir yamaçtan aşağı inen fosil ormanını seyrettik. Ve ormanın hikayesini dinledik.

Fosil ormanı; Lesvos adasının kuzey batı kısmında, neredeyse tamamı yanardağ kökenli taşlardan oluşan bir bölgede ve dünyanın en güzel jeolojik miras anıtlarından biri. Koruma altında olan bölge yaklaşık 150 bin m2 alana sahip. Ormanın oluşumu 20 milyon yıl önce Kuzey Doğu Ege bölgesinde meydana gelen yoğun yanardağ faaliyetlerinden kaynaklanıyor.

Göremediğimiz Sigride’ki müze de 20 milyon yıl kuzey Ege’nin sahip olduğu eko sistemin gelişimini kaydeden ve canlandıran etkileyici br kolleksiyona sahipmiş.

Manastırın avlusuna tekrar girdik. Kapıdan çıkıyorduk ki bir kamyonetin arkasından çiçek tarhlarını boşaltan genç güler yüzlü bir rahiple karşılaştık. Bütün korkumuz geçti. Sonra iki rahip daha geldi. Çok misafirperver davrandılar. Kapalı olduğu halde telaşla anahtarları bulup bize manastırın müzesini gezdirdiler. Burası 8. Yy da kurulmuş. Rahipleri çekmemem koşuluyla da fotoğraf çekmemize izin verdiler.

Duvarlarda 1302 tarihinde yapılmış temsili resimler, cam bölmeler içinde 1400-1700 yılları arasında yazılmış Rumca el yazması İnciller vardı.

Kuzey Rotası

Molyvos’dan Vafios yoluna saptık, oradan da Argennos ve Lepetymnos kasabalarını geçip Sykaminia’ya doğru yola koyulduk. Lepetimno dağlarından geçiyoruz, radyoda The Animals’dan “Don’t let me be misunderstood” çalıyor, yollar dar ve virajlı yukarı doğru tırmandıkça zeytin ağaçları yerini asırlık kestane ağaçlarına bırakıyor, dik kayaların arasından arada bir açık denizi hatta baba burnunu bile görebliyoruz. Karşı kıyı Türkiye… Skyaminia’nın içinden, dar ve taş döşemeli sokaklarından geçip Skala Sykminia’ya doğru döndük. Yol hala virajlı ama geniş. Zaten o kadar az araba geçiyor ki, geçse de nazikçe birbirimize yol veriyor, selamlaşıyor, yola devam ediyoruz.

Mirivillis’in Deniz Kızı Meryem Ana romanına (Panagia i Gorgona’ya) ilham kaynağı olmuş kaya üstündeki küçük kilise yokuş başında karşılıyor bizi. Sonra gölgesinde kitaplarını yazdığı yaşlı dut ağaçları ve altındaki küçük tavernalar. İnsan burada saatlerce oturup sayfalar dolusu yazabilir mi bilmem ama ben saatlerce hiç sıkılmadan etrafı seyredebilirim.

Meydandan kuzey batı yönünde, ormana doğru kısa bir yürüyüş yaptık. Zaman zaman adanın çeşitli yerlerinde sıkça rastladığımız trekking yolunu işaret eden tabelalar gördük. Buradan, Molyvos’a ulaşmak üzere deniz kıyısı boyunca ilerleyen, Orta Çağ’dan kalma toprak bir yol varmış. Bakalım; belki bir daha ki sefere, Nisan Mayıs gibi ya da Ekim Kasım aylarında tekrar gelmek kısmet olursa…

Goji cafe’de küçük bir kahvaltı yaptık, Öğlen yemeğimizi çok tavsiye edilen Mirivili restoranda yemek istiyoruz. Zaten Goji de Mirivili’nin yanıymış, en yaşlı dut ağacının altında. Ordan gelen müzik sesi yine çok tanıdık, Rum aksanıyla söylenen Türkçe şarkılar, “Bir dalda iki kiraz”, “Aman anam gurbet bana zor gelir”, “Konyalım yürü”

Restoranın işletmecisi Vangeli karşıladı bizi. Beyazlar içinde bir denizci gibi giyinmişti. Kırık, aksanlı bir Türkçe ile “yavaş konuşursanız sizi anlayabilirim” diyor. Gerçekten, her yerde tavsiye edildiği kadar var. Ve uzo ile başlıyoruz, daha önce yeşilini denediğimizi ve baş ağrısı yaptığını söyleyince Vangeli bize smypnıo (simirio) getiriyor, simirna, İzmir’li kadın anlamına geliyormuş.

Bu uzoyu Barbayani fabrikasına özel sipariş ile yaptırıyorlarmış. Başka yerlerde de bu marka uzo var ama Vangeli’lerin simirnası beyaz etiketli euzon olanmış. Biz çok sevdik, içimi rahat, sonrasın da rahatsız etmedi. Yemekler konusunda da Vangeli’nin bize tavsiyelerine uyuyor ve muhteşem lezzetli yemekler yiyoruz. Greek salata, kırmızı şarapla marina edilmiş ahtapot, zeytin, sarımsaklı karides, soğuk balık tabağı, kabak çiçeği dolması ve peynirli mini puf börekleri….Yanımıza iki tane de 20’lik simirnalarımızı alıp Vangeli ile vedalaşıyoruz.

 

Sykaminia’dan doğu’ya, geldiğimiz yönün tam tersi istikamete Klio’ya doğru ilerledik. Klio yol ayrımından da Tsonia sahiline. Yol aşağı doğru kıvrıldıkça, zeytin ağaçları yerini her iki tarafa da sapsarı kabak çiçekleriyle dolu bostanlara bırakıyor. Burası küçük, gizli bir koy, kumu kızılımsı. Koca sahilde tavanı kuru sazlıklarla örtülü küçük, salaş bir taverna var.  Ama buz gibi Alfa bira ve hafif bir müzikle servis çok iyi. Ada’da hiç bir yer olmadığı gibi burası da kalabalık değil ama boş da değil. Sakin, günlük alışkanlıklarını yerine getirir gibi denize giren, kumsalda sohbet eden oralı insanlar var etrafta, herkes birbirini tanıyor. Kaplıcaya girer gibi denize giriyorlar. Deniz sanki onlar için hem şifalı, hem kutsal. Huzurlu aidiyetlerini kıskanmadım değil ama gitmemiz lazım, daha görecek çok yer var!!

Dönüşümüzü geldiğimiz yoldan değil de Kapi, Pelopi, Stipsi üzerinden yaptık. Meydan kahvelerinde oturan, iki kasaba arasında yürüyen sakinlerle selamlaştık yolda. Dağ yolundan, gün batımını takip ederek Molyvos’a vardık. Yani adanın kuzeyinde küçük bir daire çizdik.
Bugün Petra’da sakin bir gün geçirmeye karar verdik. Sahilde kitap okuduk, güneşlendik ve denize girdik. Ama deniz kirli ve bulanıktı. Sigri ve Tsonia plajlarından sonra buranın iyi bir seçim olmadığına karar verdik. Akşam üzeri otantik Petra’nın otantik çarşısında dolaşıp alışveriş yaptık. Petra Yunanca’da taş veya kaya anlamına geliyormuş. Kasaba bu adı köyün tam ortasında bulunan 35 m yüksekliğindeki kayadan almış. Kayanın üstünde 114 basamakla ulaşılabilen Panagia Glikofilusa adında bir kilise var, sevgiyle öpen Meryem Ana anlamına geliyormuş. Biz hava çok sıcak olduğu için 114 basamak çıkmaya cesaret edemedik ama eminim muhteşem manzarasıyla görülmeye değer.

Akşama daha önce rezervasyon yaptırdığımız Moliyvos’daki Trienada restorandayız. Geleneksel Yunan müzikleri dinlemek, sirtaki izlemek istiyoruz ama Petra’nın sahili gibi burası da bizi hayal kırıklığına uğrattı. Ramazan bayramının birinci günüydü ve turla gelen kalabalık, onların müzik sesini bastıran şikayetleri, siparişleri yetiştiremeyen garsonlar…  ilk defa stresli ve telaşlı insanlar gördük burda. O yüzden bayramlarda, ya da Türkiye’deki tatillerde Midilli’ye gitmek isterseniz popüler yarlerden uzak durun.

Adanın Gera ve Kalloni olmak üzere iki büyük körfezi var. Biz bugün Kalloni körfezi üzerinden vatera’ya gidiyoruz. Petra’dan Kalloni yolunu takip ederek Skala Kalloni’ye geldik. Burası ince kumlu uzun bir sahil. Şirin bir meydanı, küçük ortodoks kiliseleri, tahta masalı tavernalarıyla çok samimi. Sahilde “Bütün insanlar doğaları gereği bilmek isterler” diyen Yunan düşünür Aristo’nun küçük bir büstü var. Ben bunun aynısını Assos’ta da görmüştüm, sonra öğrendim ki Aristo Hocası Platon öldükten sonra Atina’yı terk etmiş ve önce Assos’ta sonra da Midilli’de yaşamış. Yani, burda da Aristo ile karşılaşmamız tesadüf değilmiş.

Vatera Midilli’de, prinç kadar minik çakıl taşlı, 7 km uzunluğundaki sahili, tertemiz, pırıl pırıl deniziyle en sevdiğim plajlardan biri oldu. Vatera’ya gelmek için Skala Kalloni’den Achladeri’ye kadar bize Kalloni körfezinin güzel manzarası ve su kuşları eşlik etti. Oradan içeriye, Vassilika ve Polichnitos kasabalarını takip ederek sahile ulaştık. Sahil boyunca sıralanmış salaş balıkçılardan birine oturduk. Akpoyialı restoran, burayı da bir aile işletiyordu. Baba, siparişlerimizi aldı, kızları kasada duruyordu; içerde, mutfakta da neredeyse üç nesilden kadınlar yemek yapıyorlardı. Adada karşılaştığımız en az Türkçe ve İngilizce bilen insanlardı. İyi ki bilmiyorlardı, iyi ki her şeyi yanlış getirdiler. Yediğim en lezzetli balıklar, mezeler buradaydı. Anlaşamadığımız için fazladan gelen yemekleri de paket yapıp yanımıza verdiler. Bir de paketin içine ev yapımı yarım ekmek koymuşlardı.

Kıyıdan Plomari’ye gitmek istedik ama o tarafa Vatera’da yol yokmuş, ya da eskiden var olan bir yol şimdi kullanılamaz durumdaymış. Biz de geldiğimiz yoldan geri döndük. Vassilika yol ayrımından mis gibi çam ve kekik kokularıyla Agiassos’a doğru yola koyulduk. Köye yaklaştıkça kalın gövdeli büyük zeytin ağaçları çamların yerini aldı, ağustos böcekleri de kuşlara bıraktı sözü.

Burası 475m yükseklikte. Yayla gibi, bir anda sıcaktan eser kalmadı, hatta biraz üşüdüm bile. Arabayı köyün girişine bırakıp taş döşeli yollardan yukarı doğru yürümeye başladık ki seramik eşyalar satılan dükkandan birisi çıktı ve ısrarla bizi içeri çağırdı. Adada ilk kez böyle bir ısrarla karşılaştık. Maalesef 2014 yılında seramik fabrikası ya da atölyesi üretimi durdurmuş ve bu kalanlar da son mallarmış, “aldınız aldınız bir daha bulamazsınız” a daha fazla dayanamayıp bir kaç parça seramik kahvaltılık kase aldık.

Köyün en tepedeki meydanına kadar çıktık. Buradan manzara çok güzeldi. Bu kadar yokuş çıkmamıza değdi doğrusu. Her evin önünde bazen yalnız bazen birkaç kişi sandalyede yada bir duvar çıkıntısının üstüne oturmuş kadınlarla selamlaştık. İstanbul’dan geliyoruz dedikçe bize Konstantiniye ha! Diyerek güldüler.
Köy, heybetli Olympos dağının eteklerinde, rivayete göre de 4. yy da yapılan Meryem Ana kilisesinin etrafına kurulmuş zamanla. Kilisenin büyük, labirentli bir avlusu, içinde de Ayasos’un tanıtıldığı bir halk müzesi var.
Kilisenin üst tarafında oldukça hareketli kalabalık bir meydana çıktık. Pazar günü olduğu için mi bilmiyorum meydandaki kahvelerde oturan herkes çok şık.

Elbiseli, etek buluzlu, inci kolyeli, inci küpeli, saçları topuz kadınlar. Kumaş pantolonları askılı, ütülü gömlekli, bastonlarına dayanmış erkekler. Sanki birazdan başlayacak olan bir töreni bekler gibi oturan Ayasoss’lular.
Biz de burada biraz oturup dinlendik, ben sakızlı kahvemi Memo Alfa birasını içip kalktık, adanın ünlü ladori peynirini de buradan aldık. Her taraf yemyeşil, dev kestane ağaçları ve meyve bahçeleriyle dolu, dallarda kirazlar, şeftaliler. Meydanda yaşlı bir amcadan da armut aldık. Ellerini göğsüne koyup panora dedikçe anladık ki armutlar amcanın bahçesinden.

 

Plomari ve Pappados

Kalloni üzerinden Midilli’ye giderken Pappados yol ayrımından saptık. Solumuzda Gera körfezi. Körfez boyunca 20dk kadar yol aldıktan sonra Dipi’de mola verdik. Aslında durma nedenimiz Susamlı pastanesi. Burası dışardan körfeze bakan salaş bir kahve gibi görünüyordu, tahta masalar, renkli sandalyeler. Sabah temizliği yeni yapılmış, her yer yıkanmış, sarmaşıkların koyu gölgesi, çiçek kokuları.

 

Sipariş için kimse gelmeyince kahvelerimizi söylemek için içeri girdim. Sanki sihirli bir kapıdan geçmiş gibiydim. Karşımda kocaman bir mutfak duruyordu. Fırından yeni çıkmış, kokuları kahve kokusuna karışan yüzlerce çeşit pasta, börek, kurabiye, ekmek, çörek…yerler siyah beyaz seramik karo. Fırından çıkanların tepsilere dizildiği kırmızı ahşap dolaplar.

Tezgahlar, eklerin konduğu sepetler, cam bölmelerin arkasında renkli şekerlemeli tartlar. Eşikten geçmiş ve Alice’nin harikalar diyarı’na varmıştım.

Kahvelerimizi içerken, önümüzdeki masada sanki belediye encümen üyeleri ya da halk konseyi toplanmış (anladığımız kadarıyla) politika konuşuyorlar diye düşündüğümüz bir grup yaşlı insan vardı. On kişi kadardı, biri kadın diğerleri erkek. Kimse kimsenin sözünü kesmiyor, bağırmıyorlar, birbirlerini sabırla dinliyorlardı.
Hesabı ödemek, biraz da yolda yemek için kokularıyla mest olduğumuz poğaçalardan almak istiyorduk. Kasaya biraz önce dışarda gördüğüm, masadaki tek kadın geldi, biraz sohbet ettik. Gerçekten politika konuşan Dipi’lilermiş, özellikle ağır vergilerden dolayı Siriza’ya çok kızgınlarmış. Susamlı pastanesinin bir şubesi de Ayassos’daymış, her gün bütün çeşitler taze yapılıyormuş. Yol ve güzergahımız hakkında bilgi alıp Pappados’a doğru yola koyulduk.
Pappados’a Gera körfezi üzerinden giden herkes buradan, Dipi’den geçer, yola çıkarken kahvaltı yapmayın ve Dimitra’nın Susamlı pastanesinde bir mola verin.

Pappados, Barbaros Hayrettin Paşa’nın doğum yeri. Barbaros İtalyanca’da barba-rosa kızıl sakal anlamına geliyormuş. Ünlü Kaptanın asıl adı Hızır Reis iken Kanuni tarafından Hayrettin ismi verilmiş.
Burada zeytin yağı fabrikası ve zeytin yağı müzesi var. Yılın bu mevsiminde (26 Haziran) fabrikada üretim olmazmış, dolayısıyla görülecek de bir şey yokmuş, insanlar üretim sürecini görmek ve yeni mahsul ürün almak için sonbaharda gelirlermiş daha çok.

Vrana Zeytin yağı fabrika müzesi,

Burası Ege’de kurulmuş olan buhar makinalı fabrikaların ilklerinden biriymiş. 1887 yılında Midilli’nin en önemli köylerinden, asırlarca zeytincilik bölgesi olan Papado köyünde Nikolaos Vranas tarafından yaptırılmış.  Fabrika zamanının en önemli sanayi kuruluşuymuş. 70’li yılların başına kadar aralıksız faaliyet gösteren, eşsiz mimari değeri olan bu sanayi eseri daha sonra kaderine terkedilmiş.
Ege bölgesinde önemli kültürel faaliyetler yürüten ve kar amacı gütmeyen Arhipelagos kuruluşu 1999’da mülkiyeti devralarak müze yapma girişimine başlamış. Restorasyon, müze dönüşümüne ilişkin proje çizimi, makinaların bakım ve tamiriyle çalışır hale getirilmesi, muhasebe kayıtlarının arşivlenmesi derken müze 2009’da açılmış.
Müzede ünlü Yunan ressamlarının muhasebe defterlerinden esinlenerek yaptıkları ve müzeye hibe ettikleri eserlerden oluşan bir de resim galerisi var. Taş binaların arasındaki iç avluya çıktık.

 

Burası asırlık ağaçların koyu gölgesinde kalan, yaz sıcağında vaha gibi bir yer. Ayasofya rengindeki görkemli fabrika bacası, karşısında fabrikanın kuruluşundan bugüne kadar zamanı gösteren güneş saati, kuş seslerine karışan su sarnıcından gelen ses!…fabrika çalışırken bu sarnıçdan sıcak su akarmış, köyün kadınları da çamaşır yıkamaya gelirlermiş. Ayrılırken müzenin hediyelik eşya mağazasında “0” asitli 1kg’lık zeytinyağlardan aldık. Müze görevlisi ilgili ve nazik bir kadındı. Önce bizim için kocaman bir anahtarla müzenin demir menteşeli tahta kapısını açıp ön bilgi verdi. Biz müzeyi gezip, kulaklıkları teslim ettikten sonra da şarap taddırır gibi zeytinyağı ikram etti. Her bir zeytinyağının Pappados’un neresinden, hangi mevsimde toplanan zeytinlerden yapıldığına kadar anlattı.

Plomari,

Pappados’un içinden, yer yer toprak yollardan, çınar ağaçlarının arasından yine doyumsuz bir manzaranın eşliğinde, Skapelos’dan sonra Plomari’ye, deniz kenarına indik.

1860 yıllarında Efstathios I. Varvagiannis Rusya’nın Odessa şehrinden damıtmanın deneyimi ve bilgisiyle yüklü olarak Lesvos’un Plomari şehrine ulaşır. Lesvos’un, uzonun ana vatanı olma hikayesi de böylece başlamış olur.

Plomari’de o dönemde sınai üretimi çok yüksek, uluslararası ticaret de en verimli dönemindeymiş. Liman hayat dolu ve bir çok ürün dünyanın öbür ucuna buradan seyahat edermiş.
Ayrıca uzonun yapımında belirleyici rol oynayan anason, etil alkol yapımında kullanılan üzüm ve Plomari’nin eşsiz kaynak suları da fabrikanın ürettiği uzonun tadına tad katmış ve dünya çapında tanınmasını sağlamış.
O zamandan bu yana uzo Varvagianni Ble (mavi) ismiyle meşhur olmuş ve günümüze kadar beş nesildir devam etmiş.

Deniz kenarındaki fabrikanın girişinde, büyük cam duvarlı uzo müzesini gördük önce. Ünlü mavi etiketin şişelenmesi ve yapıştırılmasında kullanılan ilk aletler, 1858 yılında İstanbul’da imal edilen ilk damıtma kazanı ve Varyagianni ailesinin sayısız fotoğraflarıyla belgelenmiş uzonun kadim tarihi.

 

Agios İsidoros

 

Her renkten birer şişe uzo alıp Plomari’ye 2km uzaklıktaki altın kumlu Agios İsidoros plajına gittik. Aslında tam olarak kum denilemez, daha çok prinç tanesi büyüklüğünde ama daha büyükleri de var ve kehribar rengindeki bu taşlar suyun içinde renkleri açılıp altın gibi parlıyorlar. Burası Vatera’ya kadar uzanan 6km’lik bir plaj. Adada Petra dışında kirli bir deniz görmedim ama burada deniz sodalı gibiydi sanki, berrak, tertemiz. Minik hava kabarcıklarıyla, serin sularda olmak çok güzeldi. Bütün öğleden sonrasını burada geçirdik. Fakat sahil çok kalabalıktı, dönüşte arabamızı parktan çıkarmak için arkadaki arabanın sahibinin bulunması için 15dk beklemek zorunda kaldık. Daha sakin bir deniz kenarı ve lezzetli Yunan yemekleri için illaki Vatera plajı diyorum. Burada yani Agios sahilinde pizza, hamburger, köfte gibi cafe yemekleri bulabildik sadece.

Dönüş yolu tam bir maceraydı benim için. Memo ısrarla “Plomari’nin içinden dağ yoluna çıkalım, Kalloni’ye bağlanırız” dedi. Ama ben daha Plomari’yi çıkar çıkmaz dönelim diye ısrar ettim. Çünkü 5km boyunca yolun ortasına düşmüş kocaman kaya parçalarının arasından geçerek yola devam etmek zorunda kaldık. Ama sonrasında küçük dağ köylerinin virajlı yollarından geçerken yine yüreğim ağzıma gelse de bu riski göze almaya değdi doğrusu. Adanın her tarafında mor çiçek açmış bodur çalılar bu yol üzerinde hem daha büyük hem daha sıktı. Plomari’den sonra Poleohari, Akresi, Ambeiko derken dağlara tırmandık sonra yine gide gele mihenk taşımız olan tanıdık Kalloni körfezi üzerinden Molivos’a vardık.

Mantamados

Bu sabah otelimizden ayrılıyoruz. Son gecemizi Mytilene’de geçireceğiz. Sabah 10 gibi yola koyulduk. Stipsi ve Pelopi üzerinden Mantamados’a doğru gidiyoruz.

 

Radyoda Emel Örgün’le yapılan röportajı dinliyoruz. Herhalde bir İzmir kanalı, Emel Örgün Bursa İnegöllü’ymüş, Bursa Büyükşehir Belediye Konservatuarını bitirmiş ve 2008 yılında Kültür Bakanlığı Türk Halk Müziği mahalli sanatçı ünvanını almış. Köy köy gezerek saklı kalmış türküleri ortaya çıkararak 35 tane türkü derlemiş. Ezel Akay’ın Bursa’da çektiği “Hacivat ve Karagöz neden öldürüldü” filminde de iki türkü söylemiş. “Deniz kenarında Harman olur mu?” Türküsüyle Mantamados’a vardık.

Taş döşemeli köy meydanında biraz dolaştıktan sonra açık olan iki kahveden birine, Art Cafeye oturduk. Kasaba, sayıları hayli azalsa da seramik atölyeleri, mandıraları, dolayısıyla peynir çeşitleri ve yoğurtlarıyla ünlü. Ancak peynirciyi dükkanını kapatıp sokağı dönerken yakaladık da bir parça peynir alabildik. Fakat tüm seramik mağazaları kapalıydı. Malum! Yunanistan için uyku vaktinde gelmiştik.

Bir de adanın hac yeri olarak bilinen Taksiarhis Manastırı var. Efsaneye göre korsanlar adayı işgal ettiklerinde 40 rahipten 39’unu öldürmüşler. Ve sadece rahip Taksiarhis kurtulmuş. 

Midilli sokaklarında, duvarlarda bol bol rastladığımız orak çekiçli KKE (Yunan Kominist Partisi) afişlerinden birini de oturduğumuz kahvenin karşısında gördük. Parti, kızıl ada olarak da anılan Midilli’de çok güçlüymüş. Gittiğimiz her yerde gördüğümüz kadın kooperatifleri, kadınların sokakta ve iş hayatındaki etkin konumları, birazdan bu kahvede oturan Mantamados’lularla yapacağımız sohbette de Siriza’ya duydukları kızgınlık, özellikle yaşlıların sade ve rahat yaşam biçimleri, kullandıkları eski arabalar (sadece turistler görece daha iyi arabalara biniyorlardı) bana daha çok seksenli yılların başında Türkiye’ye göç edenlerle daha iyi tanıdığımız Komünist Balkan ülkelerini hatırlattı.

Kahvede otururken çok eski külüstür bir araba durdu yanımızda ve içinden belki arabadan daha yaşlı bir adam çıktı. Kahvede oturan eli bastonlu ihtiyarlardan biri bastonuna yüklenerek arabadan inen  mavi işçi tulumlu adama “kapitalist” diye bağırdı. İkisi de gülüştüler. Sonradan anladık ki araba Wolsvagen marka olduğu için arkadaşına takılmış.
Biz de espiriye gülünce sohbet başladı.  “Merkel” diye takıldılar bize ama “hayır” dedik başımızı iki yana sallayarak, “Erdoğan, Türkiye” deyince tanıdık birini görmüş gibi, heyecanla anlattı. Masada oturan, görece daha genç iki kadının da yardımıyla annesinin Ayvalık göçmeni olduğunu öğrendik. Ben de “dedem” dedim, “Selanik” dedim ama anlatamadım. Salonica veya daha yaygın adıyla Thessaloniki demeliymişim Selanik deyince anlamazlarmış

Mantamados’dan Agios Stefanos’a deniz kenarına indik. Burada küçük bir mola verdikten sonra Türkiye’yi solumuza alıp kıyıdan Mytilene’ye doğru yola koyulduk. Bu taraf adanın güney kıyılarına göre çok daha kalabalıktı, trafik de öyle; adada hiç duymadığımız kadar korna sesi duyduk, hızlı araba kullanan telaşlı sürücüler çoğaldı, özellikle Türkiye plakalı arabaların sayısı arttı. Büyü bozulmuştu.

Thermi’de Osmanlı’lardan kalma Sarlıca Palas’ın önünden geçtik. 1900’lü yılların başlarında kaplıca sularından yararlanmak üzere Fransız mimarlara yaptırılmış bu otel. Ben otelin açık olduğunu, çalıştığını sanıyordum oysa kaderine terkedilmiş metruk bir haldeydi. Palas bu virane haliyle bile, lüks ve ihtişam içinde geçen bir dönemin kaçınılmaz sonu gibi duruyordu.

Hiç mola vermeden küçük bir balıkçı kasabası olan Panagiouda’ya kadar geldik. Burada Ekaliptus restoranda karagöz, sardalya ve bol mezeli öğlen yemeğimizden sonra tekrar yola koyulduk.

Mytilene

Bu akşam Mytilene’de kalacağız. Yarın akşam feribotuyla dönüyoruz. Arabayı teslim etmeden önce biraz şehrin etrafını dolaşmak istedik. Havaalanı yönünde Haramida’dan Loutra’ya kadar gidip iki kardeş körfezden Gera’nın güzel manzarasına bir de bu taraftan baktık.

Mytile’nin gece hayatı oldukça hareketli. Akşam üzeri sahilin bir arka paralelindeki Ermov caddesi ile sahil arasında kalan sokakları, restoranların masaları dolduruyor. Cadde üstündeki hediyelik eşya dükkanları, sokak aralarında mahseni andıran, tahta döşemeli küçük içki dükkanları, çantacılar, takıcılar, küçük bakallar geç saatlere kadar açık. Denizden şehire doğru gelirken etkileyici kubbesiyle bizi karşılayan Agios Therapontas kilisesi, Ermov caddesi üzerinde.

Bu cadde Gataluzi kalesine kadar uzanıyor. Kale hem Bizans hem de Osmanlı’ya karşı korunmak için yapılmış. Kalenin etrafını arabayla da yürüyerek de dolaştık ama içeri giremedik, restorasyon nedeniyle kapalıydı.

Limanın ucunda Özgürlük Heykeli yer alıyor. Heykel New York’taki ile hemen hemen aynı boyuttaymış.
Yeni cami ve Merkez hamamı da Ermov caddesi üzerinde. Cami ve hamam Mustafa Kulaksız Ağa tarafından 1825’te yapılmış. 1900 de Agios Therapontas kilisesi yapılıncaya kadar Yeni cami şehrin en büyük binası olarak kalmış.

Sabah Ermov caddesi üzerinde bulunan tarihi Panellimio pastanesinde kahvaltı yaptık. Yüksek tavanlı, oldukça büyük bir yer burası, hem Ermov’dan hem de sahil tarafından girişi var. 1900’lü yılların başlarında çekildiğini tahmin ettiğim ada fotoğrafları yarım oval çerçevelerin içine duvar kağıdı gibi oturtulmuş.

Burada uzunca bir süre kaldık, adada son yemeğimizi yemek üzere Lena’nın yeri Kalderimi’ye gittik. Burası aynı zamanda  ilk yemeğimizi de yediğimiz yer. Pastanenin Ermov caddesi kapısından çıkınca sağda, ikinci sokakta. Galeta ununda kızartılmış patlıcan, içi lor peynir doldurulmuş kabak çiçeği kızartması, şaraba yatırılmış ahtabot ve kahveyle beraber gelen ekmek kadayıfı ile Lena’ya veda ettik.

Burada 7 gece geçirdik ama bu güzelim adayı gezmelere doyamadık. Arabanın ibresine göre, tam 400km yol katetmişiz.  Bir tarafımız deniz bir tarafımız dağ manzaralı seyrine doyamadığımız yollardan geçtik. Her biri ayrı güzellikte, arnavut kaldırımlı küçük kasabalara uğradık, güler yüzlü kasaba sakinleriyle selamlaştık.  Dedem de babam da çoktan gittiler ama anlattıkları komşuları, eski akrabaları onlarla ziyaret etmiş gibiydim dönerken.

 

 

Yelda UGAN

 

20.03.2018

Share