Hayallerin en az ‘gerçekler’ kadar değerli olduğu öğreten John, bundan kırk yıl önce bir orman perisiyle geçti alemi…

Dünyayı yörüngesinde tutan hayaller

Bir yokmuş, bir çokmuş… Uzak ülkelerin birinde uzun boylu, sıcak gülüşlü bir adam yaşarmış. Gözleri, yaratacağı evrenin alameti sayılacak kadar ‘derin’ bakarmış. Çocukluk aşkı Edith’le kurdukları hayat onlara dört güzel çocuk vermiş. İki aşık yakınlaştıkça, dünya ülkeleri her geçen gün birbirinden daha çok nefret etmiş. Zor zamanların güçlü insanlarıymış onlar, hep birlikte büyük buhranların ve savaşların yüze tokat gibi çarpan rüzgarını solumuş ve yine de tökezlememişler… Bir aile olmanın tadını ilk kez 1925 yılının sonbaharında çıktıkları tatilde almışlar neredeyse. Uzun bir tatil planlamışlar, uzun olmasını diledikleri ömrün çilekli pastası!

Yorkshire kıyısında bulunan Filey adlı mütevazı bir sahil kasabasında geçirilen bu tatil tüm aile için beklenmedik ve keyif vericiymiş. Ta ki beş yaşındaki Michael’ın kurşundan yapılma siyah-beyaz, küçük oyuncak köpeğini kaybedişine dek… Babası ve kardeşlerinin elinden fırlayıp suyun üzerinde halkalar çizerek zıplayan taşlar, küçük Michael’i büyülemiş ve onu en sevdiği oyuncağından etmiş.  Dalgınlıkla bırakılan soluk renkli taşların arasında kaybolan köpek, küçük çocuğun kaybolan hayalleriymiş. Tüm aile seferber olup bütün sahili baştan aşağı arasa da küçük köpeği bir türlü bulamamışlar. Ellerini yıkarken bile bırakmakta zorlandığı oyuncağını kaybeden Michael, dostundan ırak düşünce yaşından büyük hüzünler edinmiş. Babası onun acılı ve çaresizce arayan gözlerine dalıp dertlenirken geçmişe geri dönüp bir çocuk için en sevdiğini oyuncağı kaybetmenin ne kadar zor olduğunu hatırlamış. Michael’e yeni bir oyuncak ve gerçeği aratan eğreti hayaller edindirmektense, küçük köpeğin gidişini anlatan bir masal yaratmanın daha insaflı olacağına inanmış sonunda… Ve ‘Roverandom’ adını verdiği bir masal yazmış oğlu için, babanın adı J.R.R. Tolkien’miş!

Yukarıda yazılanlar okuyana inat, tamamen gerçektir; iki asırdır tüm dünyayı kendi yörüngesinde döndüren bir masalcının doğuş tezahürüdür. Orta Dünya’nın karakterlerinden biri gibi algıladığımız Tolkien’in yaratıcı bir birey oluşunu kanıtlayıp, delişmen yazar kimliği bir yana, ‘esaslı bir baba’ oluşunun da temsilidir bana sorarsanız. O’nun öyküsüne başlamadan önce, kaybolan köpeğin masalını sonlandırmak lazım elbette; baba Tolkien’e göre aslında o küçük köpek bir oyuncak değildi zaten! O, asabi kum büyücüsünü kızdırıp oyuncağa dönüştürülen ve Michael onu satın alana kadar çaresizce eve dönüş yolu arayan ancak sadece geceleri hareket edebilen minicik bir köpekti. Michael’in elleri arasından kayıp düşerken aslında özgürlüğüne ve önceden kestirmesi imkansız olan çılgın maceralara açılan kapıya vurmuştu başını.

O’nun adı John Ronald Reuel Tolkien

İsmi kadar uzun bir yazarlık macerasına sahip olan Tolkien, olacaklardan habersiz, 3 Ocak 1892’de Güney Afrika’nın Bloemfontein şehrinde doğdu. İngiltere Birminghamlı olan ailesinin İngiliz sömürgesindeki bu şehre yerleşmekteki tek amacı yeni bir hayat kurmaktı. Fakat işler kimsenin umduğu gibi gitmedi! İklimin getirdiği olumsuzluklar kısa zamanda anne Mabel’i Ronald ve küçük kardeş Hilary’i de alıp İngiltere’ye dönmeye itti. Aile bir süre sonra baba Arthur’un da gelişiyle eski günlerine kavuşmayı sabırsızca bekledi. Ancak bunun yerine 15 Şubat 1896’da Güney Afrika’dan Arthur’un ölüm haberi geldi. Mabel, alacaklı gibi yakasına yapışan hayattan kaçarcasına çocuklarını alıp küçük bir köy olan Sarehole’a koştu. Bu bir göçten ziyade, acıklı olduğu kadar mağrur bir hayatta kalma mücadelesi gibiydi.

Anılardan inşa edilen dünya

Mabel için bu köydeki hayat, köklü bir değişim ve direnişin başlangıç çizgisi olmayacak kadar kısaydı belki ama Ronald’da derin izler bırakmaya yetti. Çocukluğunun çok küçük bir bölümünü bu köyde yaşayan Tolkien, düşlerinde yeşeren Hobbit diyarı ‘Shire’ ile defalarca Sarehole’u ziyaret edecek, okurlarını da anılardan inşa edilmiş bu şehre sürükleyecekti.  Sarehole yeşilin hakim olduğu, kendine has yaşam tarzıyla zamanın ötesinde duran bir köydü ancak Tolkien’in hafızasına kazınan yalnızca bunlar değildi: Sarehole’un yakınındaki Moseley Bataklığı, kardeşi Hillary ile her zaman oynamaya gittikleri gizemli bir dünya gibiydi. Ayrıca davetkar mimarisiyle yanı başlarında duran Cole Bank Road değirmeni ve devamlı kendilerini kovaladığı için ‘Beyaz Ogr’ adını taktıkları değirmencinin oğlu da Tolkien üzerinde derin izler bıraktı.

Hayatında önemli bir yere sahip olan sevgili annesi Mabel, 1904 yılında şeker komasına girerek John ve kardeşi Hillary’yi yalnız bıraktı ve iki çocuğun hayatını tamamen değiştirdi. Çocuklar teyzeleri Beatrice’in yanına gitti ve Peder Francis Morgan’ın gözetimine verildi. King Edward’s Okulu’nda iken Ronald’ın dillere büyük yatkınlığı olduğu ortaya çıktı ve bu dönemlerde Ronald kendine ait bir dili tasarlamaya başladı. Böylece Elf dillerinin temelleri atılmıştı. Tolkien’in çocukluk ve gençlik anılarında İngiliz mimarisinin azımsanmayacak ölçüde büyük bir yer tuttuğunu söylemeliyiz. İmgeleminde yaşattığı görkemli yapılar, bilinçaltında yeni bir dünyanın sessizce var olmasını sağlıyordu. Birmingham kentinde bulunan 29 metrelik Perrott’s Folly kulesi o yıllara göre olağanüstü büyüklüğü ile Ronald’ın beynine kazınmıştı. 1758 yılında John Perrott tarafından yapılan bu kule tuhaf mimarisi ile ‘Perrott’un divaneliği’ ismini almıştı. Hemen bu kulenin yanında ise bir başka kule vardı. Ve bu iki kule Tolkien’in daha sonra yazacağı ‘Yüzüklerin Efendisi’ serisinde esin kaynağı oldu. Ronald’ın gençlik yıllarına dair bir diğer önemli not ise Gamgee ismiyle o yıllarda tanışmış olmasıdır. Yerel bir pamuk markası olan Gamgee, Ronald’ı etkilemiş olmalı ki Frodo’nun sadık dostu Sam’e bu soyadını vermiştir.

Dans eden orman perisi

J.R.R. Tolkien’in gerçek aşkla tanışması ve yaşadıkları sıra dışı ilişki de ayrı bir kitap konusu ve öyle de olmuştur…. On altı yaşındayken hayat boyunca birlikte olacağı Edith ile tanışır. Fakat gözetiminde oluğu Peder Morgan,  iki gencin görüşmelerini yasaklar. Pedere göre bir araya gelebilmeleri için Tolkien’in en az yirmi bir yaşına gelmesi gereklidir ve onun sözünden çıkmak imkansızdır. 1911 yılında Tolkien klasik diller eğitimi almak için Exeter Koleji’ne gider ve yirmi birinci yaşını doldurduğunda hiçbir zaman unutmadığı Edith’i bulur. Bir efsane gibi anlatılan öyküye göre, ormanda dolaştıkları bir gün güzel Edith Tolkien için dans etmiş ve bu dans yazarı deriden etkilemiştir. Bu anın yıllar sonra dillere destan bir öyküye ilham vereceğini kim bilebilirdi ki? Tolkien’in ‘Silmarillion’ adlı eserinde ölümlü insan Beren ile ölümsüz elf bakiresi Lúthien‘in aşkı, ormanda yaşanan o büyülü dansın etkisiyle yaratılmıştır.

Savaşın çocukları

Edith’i bekleyen ve ikinci kez bulduğunda bir başkasıyla nişanlı olmasına aldırış etmeyen yazar, O’nunla bir arada olmak konusundaki kararlılığını konuşturmuş ve çift 22 Mart 1916’da evlenmiştir. Bu arada I. Dünya Savaşı başlamış ve Tolkien Fransa cephesinde savaşa katılmıştır.

Kısa bir süre sonra Tolkien de orduya katılır ve Fransa cephesinde savaşır. İki yakın dostunu bu savaşta kaybeden Tolkien, çok yakınında patlayan bir bomba yüzünden İngiltere’ye geri döner. Uzmanlar ‘siper humması’ denilen bir hastalığı olduğunu belirterek Tolkien’i bir daha dönmemecesine evine gönderirler. Hastanede ve taburcu oluşunun ardından evinde geçirdiği süre içinde – belki de yitirdiği dostlarının değerli anıları adına –  ilk öykülerini kaleme almaya başlar. Tolkien’in bu dönemde yarattıkları, ölümünden çok sonra “Kayıp Öyküler” adıyla yayımlanmıştır.

Savaş, dünyanın iltihaplı gözü… Tolkien, o göze çok yakından bakmış, ruh dünyasında açılan derin oyukları yıllarca kapatamamıştır. ‘Yüzüklerin Efendisi’ başta olmak üzere Tolkien külliyatını çözümlemeye uğraşan araştırmacılar, yazarın yaratım gücünü savaştan aldığını söylemişlerdir. Bu fikre karşı çıkan ve hiçbir ideolojinin kendi evrenine dahil olamayacağı konusunda dirense de Tolkien, yeni bir dünya yaratma ihtiyacının var olandan umudu kesince kendini gösterdiğini kabullenecektir. İki dünya savaşını da gören ve ikincisine oğlunu göndermiş bir yazar olarak, iyi ve kötüyü anlatırken güç yüzüğünü taşır gibi kendini kaybeden faşistlerden ve yaratılan muazzam kaostan etkilenmemiş olabilir mi?

Görünüşte biten ‘yıkım’ ve yeni hayat

Savaş bittiğinde Oxford English Dictionary’de iş bulan Tolkien, savaştan döndükten sonra hayatının büyük bir kısmını Oxford’da geçirir. 1945 yılında Oxford’da profesör olmasına kadar geçen zaman içerisinde 4 çocuk sahibi olur, diğer taraftan sınırsız hayal dünyası, Orta Dünya’yı ince ince işlemektedir. Bu süre içinde entelektüel bir topluluk olan ‘Inklings’ i yakın dostu C.S. Lewis ile kurar. Grubun ve üniversite ortamının yarattığı kültürel bombardıman, Tolkien’in başından beri dil ve mitolojiye duyduğu ilgiyi körükler. Araştırmalarından edindiği izlenimleri Inklings’deki dostlarıyla paylaşıp pekiştirirken, belki de farkına varmaksızın ilk çıkış noktası olan eseri Hobbit’in de temellerini atmıştır. Öğrencilerinin sınav kağıtlarını okuduğu bir günde kendini tutamayarak kağıdın üzerine Hobbit’in ilk cümlelerini yazar: “Toprağın içindeki o kovukta bir hobbit yaşardı. Bu kovuk ne solucan pisliğiyle dolu, yapışkan, kokulu, ıslak, kirli ve iğrenç kokulu kovuklardan, ne  de kuru, boş, kumlu, içinde yiyecek ya da üzerine oturulabilecek şeyler bulunmayan kovuklardandı: Bu bir hobbit kovuğuydu, bu da rahatlık anlamına geliyordu…”

Bu cümleler yazılırken ne yazar ne de müstakbel okuyucular, düş dünyasının yeni kahramanlar kazanıp nesilden nesile aktarılacağını bilmiyordu. 1936 yılında tamamlanan metin bir yayınevine gönderilir ve 1937 yılında Hobbit adıyla basılır. Roman hem olumlu hem de olumsuz tepkiler alır. Hatta Oxford’da profesör olan Tolkien’den nasıl olup da bir masal kitabı çıktığını sorar bazıları… Ancak olumsuz eleştiriler bir işe yaramaz ve Hobbit kısa zamanda popüler olur. Bu kitap aslında, Yüzüklerin Efendisi serisinin başlangıcıdır. Baggins ve Gandalf’ın tanışmaları ve güç yüzüğünün yaratılışı ilk olarak bu kitapta anlatılmaktadır. Ayrıca Orta Dünya da yine ilk kez bu kitapta şekillenmeye başlar.

Bu sırada Silmarillion’un okur karşısındaki başarısızlığına aldırış etmeden çalışmaya devam eden Tolkien, yeni bir hobbit öyküsü yazmaya koyulup on altı yıl boyunca durmaksızın çalışır. Yaratıcısı olduğu elf alfabesi, bu üç ciltlik şahane eserle tüm dünyaya sesini duyuracaktır: Orta Dünya ya da Yüzüklerin Efendisi böyle vücuda gelmiştir.

Kaçış zamanı

1954 yılında destansı seri Yüzüklerin Efendisi‘nin ilk iki bölümü İngiltere’de yayınlanır ertesi sene ise üçüncü bölüm yayınlanır. Eser, Hobbit’te yaşanandan daha şiddetli bir eleştiri yağmuru getirir. Tolkien’in yeni bir dünya yaratışı, fantezi aleminin sınır tanımayan duruşu bir suç gibi algılanarak cezalandırılır. Ancak yapılan hiçbir şey önlemez yükselişin önünü kesemeyecektir… 1965 yılında Yüzüklerin Efendisi’nin Amerika Birleşik Devletleri’nde yayınlanması ile her şey sonsuza dek değişir. Genç Amerikalılar’ın seriye olan sevgi ve bağlılığı, Tolkien ve yarattığı her şeyin efsaneleşmesine neden olur. Bundan sonrasıysa Tolkien için ilginç bir hayatı müjdeler… Okurları öyle çok ilgi gösterirler ki sayısını hatırlayamayacağı kadar çok telefon numarası değiştirir.

Hayatından geri kalanı kaçarak harcar yazar… Beklenmedik ilgi, beklenmedik tuzaklara gebedir. Savaştan kalma bir ürkeklik olsa gerek… Hayat arkadaşı, gerçek aşkı, Lúthien‘ini kaybedene dek! 29 Kasım 1971, Edith Tolkien’in ölüm, J.R.R. Tolkien’in ise ölmeye başladığı tarih olarak kayda geçsin! Yazar, Edith’in yokluğuna iki sene direnip 2 Eylül 1973 yılında O’nun yanına koşar. Öyle ki onu ölüme götüren hastalığı bile son derece kısa sürer. İki sevgili aynı mezara gömülürler ve geride kalanlar bu büyük aşkı, Silmarillion’daki isimleriyle mezar taşlarına kazır.

 

19.09.2011

Şebnem SORAL

Taraf Gazetesi Kitap Eki

 

Share