Görebileceğim en uzaktaki dağlara Toroslar’a kadar baktım. Sana arkadaşlık eden geveze kuşları dinledim. Yerini beğendim; havadar ve aydınlıktı, kalabalıktan uzak, kırlara doğru uzanıyordun yattığın yerden.

Artık göle kadar gitmene gerek yoktu.

Sevgilin, “küçük evin, küçük bahçende rahat mısın?!” Diye sordu sana.

Eğildim, verdiğim sözü tutup bir avuç toprak daha koydum küçük bahçene. En değerli iki kadınının seslerini duydum, birbirlerini teselli ediyorlardı sana inat.

Düzeltecek bir şey olmadığı halde bir mülteci özlemiyle evinin yanını yönünü düzelttim. Karanfil sözümü de unutmadım, artık bir daha ki sefere!

Kuzun yine inanılmazdı! Seni son gördüğüm yerde, iki kapı ağzında sarıldık birbirimize; “gitti” dedi “kuzum gitti.” Senin için gelen herkesi sardı sarmaladı, yüreğinin orta yerinde senin yerine de seninleymiş gibi ağırladı

Uzandığım yerde sivri uçlu keskin bir şey geldi elime, bir yüzükten ya da tokadan düşmüş gibi. Altıgen bir metalin içine yerleştirilmiş parlak gümüş rengi bir taş, yerinden oynamış!..

Taşı aldığım yere koydum ve kalktım. Süleymaniye’den tramvaya bindim. Ayasofya’yı başımla selamladım, daha Gülhane parkına gelmeden haberin geldi. Eminönü’nde ne renk kaldı ne isim…Kabataş’da ininceye kadar ağladım.

En yavaş gelenimizle bile bir günden daha kısa bir sürede toplandık. Sen erkenden daveti kabul edince biz de çaresiz seni yolcu etmeye geldik. Sıkıldın biliyorum ama tüm ritüelleri yerine getirdik. Üç gün sarı konakların avlusunda seni konuştuk, yıllardır görmediklerimizi gördük. Boğazımızdan geçmez sandık ama sevdiğin yemekleri, tatlıları yedik. Eskileri konuşup güldük bile.

Hepimiz dua ettik sana. Kendi dilimizde kendi duamızı ettik. Artık büyümüştük ve duayı nasıl söylersek söyleyelim farketmediğini biliyorduk.

Gittiğin gün hava şerbet gibiydi, güneş tepemizde elinden geleni yaptı ama  kızgınlığı bize değil  kuruyacak bibere bulguraydı. Artık sonbaharı yarılamıştık akşam üstü hava serinliyor, ürperiyorduk. Çantalarda, arabaların arkasında unutulan hırkalar kıymete biniyor, fazlasını ikram ediyorduk. Hava cam gibi berraktı ve sabahları neredeyse Kuzeydeki kulelerimizden taa Karataş’ı, denizi bile görecektik!.

Havada her ne vardıysa artık!  Aslında demem o ki; beni o günlere götürdü…yalnızca acı diye aşkı bildiğimiz yıllara!!…Günlerin bize göre ağırdan aldığı, acelemiz olan o yıllara…otuz yıl öncesine.

Her yıl – senin gittiğin – Ekim ayında okullar açılır ve biz tekrar biraraya gelirdik. Yazlıklarımızı daha üç kere giymeden kış gelirdi.

Demek ki küremiz bu kadar ısınmamış o zamanlar

Bir de,

Üç Hüreller kardeş,

Pink Floyd da grubun adıymış,

Fredy Mercury vasiyetinde “gösteri devam etsin” demiş,

Berlin duvarı da yeni yıkılmıştı.

Ayrıca,

Livaneli’nin “Yer demir gök bakır” filmini seyretmek

Yeni Türkü’nün de Yeşilmişik kasetini dinlemek trendy

Benetton kazakları giyip doğaya renk katmak da modaydı,

Julia Roberts da tanıdığımız en “pretty” kadın!!

Sen benim çetrefilli yoldan çıkmalarıma göz yumar hem  kendimi sana emanet etmeme, hem omuzuna değmeden ağlamama izin verirdin. Ne zaman size gelsem Feti Çay yapar, senin o çok havalı müzik setinde Deep Purple, Carmina Burana dinler, Grup Yorum’un şarkılarını avazımız çıktığı kadar bağırarak söylerdik.

Melodram sevmez, öyle salya sümük anlatılan hikayelerden de haz etmezdin ama anlardın….inan biz de seni anlar bilirdik: “Aslında Ümit ne kadar duygusal”  derdik.

Sonra Nejla girdi hayatına, iyi ki de girdi. Biz onu çok sevdik, her solukta Fulya ile (yine) size gelir günlerce yayılırdık…”dedikodu mu yapıyorsunuz?!” der gitmek istemezdin yanımızdan. Sen de bizimle otururdun, saatlerce konuşur, kırılırdık gülmekten. Elimizden gelse büyüdüğümüzü kimseye söylemez, karıştığımız çoluk çocuğumuzla takılırdık bir deniz kenarında…bulaşmadan bu hengameye..

İşte böyle güzel arkadaşım; içimize garip bir sızı bırakıp gittin, ne desem, ne söylesem az!!…yolun açık olsun, ışık olsun, nur olsun Güle güle git!!…

Yelda UGAN

Share