Micheal Cunningham’ın Saatler’de anlattığına göre o gün, hava puslu ve ağırdı. Gereğinden kalın montu ve hızlı adımlarıyla evden çıkan kadın, yürünecek son yola koyulmuştu. Ufuk çizgisinde belli belirsiz görünen koyunları izlerken düşündü; bunlar fani hayattan çalınan son karelerdi.

Ve  kadın, o gün ölmek üzere uyandı. Uyanışı, akşamı göreceğini bilerek, isteksizce doğrulduğu günler gibi değildi, ‘uyanık’tı. Muhtemelen aynaya her bakışında başka bir kadın görmekten yorulmuş, ‘direklere çarparak ilerleyen zaman’ onu bir hayli hırpalamıştı. Uzun süredir sahibinden ırak seslerle meşgul ediliyordu; ne denildiği anlaşılmıyor, kimin konuştuğu bilinmiyordu. Hayatta onu seven tek adam, kocadan ziyade gönül tokluğuna çalışan bir bakıcı gibiydi ve her ikisi de bu gidişata dur demiyor, diyemiyordu…

Tamamını Oku.

 

 

 

Share