Micheal Cunningham’ın Saatler’de anlattığına göre o gün, hava puslu ve ağırdı. Gereğinden kalın montu ve hızlı adımlarıyla evden çıkan kadın, yürünecek son yola koyulmuştu. Ufuk çizgisinde belli belirsiz görünen koyunları izlerken düşündü; bunlar fani hayattan çalınan son karelerdi.

Ve  kadın, o gün ölmek üzere uyandı. Uyanışı, akşamı göreceğini bilerek, isteksizce doğrulduğu günler gibi değildi, ‘uyanık’tı. Muhtemelen aynaya her bakışında başka bir kadın görmekten yorulmuş, ‘direklere çarparak ilerleyen zaman’ onu bir hayli hırpalamıştı. Uzun süredir sahibinden ırak seslerle meşgul ediliyordu; ne denildiği anlaşılmıyor, kimin konuştuğu bilinmiyordu. Hayatta onu seven tek adam, kocadan ziyade gönül tokluğuna çalışan bir bakıcı gibiydi ve her ikisi de bu gidişata dur demiyor, diyemiyordu…

Ayakları gölün çamurlu zeminine değdi. Birden her şey silindi; nehir önce, acı ve delilikle süslenmiş, muntazam bir paketin içinde duran anıları sürükledi akıntıya… Bir an için bile olsa geri dönmeyi düşünmüş müdür acaba? Yaz sıcağında musallat olan sinekler gibi ara vermeksizin vızıldayan savaş uçaklarını ya da takvime gömdüğü ölüleri unuttuğu tek bir an olmuş muydu?  Bana sorarsanız, hayır! Bu ilk deneme değildi. Anlaşılmayacak bir yanı da yoktu üstelik çünkü Virginia 18 yaşından beri ölmek istiyor, başaramıyordu. Leonard biraz erken davransaydı yine başaramayacaktı belki ama… yaptı. Çünkü mantosunun cebine doldurduğu taşlar, Leonard’dan, hayattan, savaştan, delilikten ve yaşamın verdiği her şeyden daha gerçek, daha ağırdı. Kendinden bile daha gerçek!

“Ölüme şükret, seni onun yüzünden seviyorum…”


Virginia Woolf’un öyküsü, sondan başlanarak okunması gereken bir metin gibi geliyor insana. Hani bazen olur; öykünün tüm gizi bitiş cümlesine tıkılmıştır ve önü alınamaz bir sabırsızlıkla ‘son’a gidersiniz. Mesele şu: Yaşadığı döneme göre, cinsiyetine rağmen büyük başarılara imza atmış, alışılmadık ve korku veren bir yazar-eleştirmen olmadan önce delifişek gençliğin tadına bakmış bir kadın, neden ölmek ister? Sondan başlangıca doğru yürüyelim şimdi… Anlayacaksınız.

1941 yılı, İkinci Dünya Savaşı’nın acımasız ve unutulmaz yılları, Yahudi bir kocayla evli ve üstelik bu savaşın ilkini de görmüş Virginia için kolay değildi. Yirmi yılı aşkın süredir beynine yapışmış bir sülükle geziyordu üstelik; zaman zaman nükseden akıl hastalığı, sıradan, boğucu ve sürprizlerden uzak bir ‘normal hayat’ vaat etmiyordu. Savaştan daha kötüsüyse, eskisi kadar iyi yazamadığına inandığı eserlerine gelebilecek yorumlardı. Deniyor ki, yazdıklarını kötüleyen eleştirilerin üzerine çullanacağı paranoyasından uzak bir günü bile geçmiyordu. Ve Leonard… Bir koca, bir aşık olması gereken yerde bir hasta bakıcı gibi, önce koyduğu kurallarla hatırlanan bir anıt gibi, süsten arınmış, şefkat ve tutkudan muaf, öylece duran Leonard.

1939 yılında, İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasından hemen sonra Virginia’nın erkek kardeşi Adrian, bir karar vermişti: Hitler’in acımasızlığına boyun eğmek yerine ölmeyi tercih ediyordu. O, bir doktordu ve elinin altında her zaman öldürücü dozda zehir bulunuyordu. Bir gün Virginia ve Leonard’a bu fikri açtı ve eğer isterlerse bu hakkı kullanabileceklerini söyledi. Bir garajda, hep birlikte öleceklerdi bu senaryoya göre… Woolf’un bu konuşmanın ardından günlüğüne düştüğü not şöyledir: “Sonumun bir garajda gelmesini istemiyorum. On yıl daha yaşayıp kitabımı yazmalıyım…” Kapıya dayanan, savaşın soğuk yüzüydü ve ürkütüyordu ancak getirdiği ilk ölüm bu olmayacaktı. Hitler’in birliklerine selam verişinden kısa süre önce, İspanya Savaşı’nda gönüllü olarak ambulans şoförlüğü yapan Jullian Bell’in ölüm haberi gelmişti. Jullian, Virginia’nın yeğeniydi ve ölümü tanıdık bir yas sürecini doğurmuştu. Ailesinden çok fazla kayıp veren Woolf, hayatı boyunca bu kayıpların sebep olduğu ruhsal çöküntüyle yaşadı. İlk giden annesiydi. Virginia, henüz üç yaşındayken kaybettiği annesi için “O’nun ölümü başıma gelebilecek en büyük felakettir” demişti. Ünlü eseri Deniz Feneri’nde çizdiği Mrs. Ramsay karakteri, aslında annesinin bir portresidir ve var oluşunun tek amacı dağılan evi ve etrafındaki parçalanmışlıkları toparlamaktır. Virginia’nın annesiz yaşamını bilerek bu kitaba yeniden döndüğünüzde Mrs. Ramsay’ın “bir süper kahraman” olduğunu anlayabilirsiniz.

Her şey susunca konuşan mektup


O’nun zamanında, ülkenin en iyi üniversiteleri var güçleriyle ‘akıllı erkekler’ yetiştirmek için çalışıyorlardı. En iyi yemekler onlara sunuluyor, kütüphaneye özgürce girip çıkıyorlardı. Kadınlardan ne de çok korkuyorlardı! Virginia için bir engel teşkil edemedi bu sığ akıl çünkü o evinde dilediği eğitimi alma lüksüne sahipti. Ancak elbette ki O’nun mağrur feministliği doyumsuzca beslendi bu düşünceden. Üstelik O’nu özgür ve zeki bir kadın, umut vaat eden yetenekli bir yazar olarak kabul eden ilk kişi de bir erkekti; babasıydı. O’na iyi bir yazar ve güçlü bir kadın olmanın yollarını kısacık derslerle öğretiyordu. Örneğin, unutulmaz olacak yazar, önce ‘kendi’ olmaya cesaret etmeliydi. Virginia’da bunu yaptı. Ancak maalesef erkekler, babasının anısındaki gibi değildiler, ondan onlarca yaş büyük olan erkek kardeşleri bile, aynı ev ve aynı kanın bir araya getirdiği erkekler bile ona bir parça et olarak göz dikmişlerdi. Virginia’nın cinsel tacize uğradığı bir sır değildir ve deliliğiyle ölüm obsesyonunu hangi yaşanmışlıkların beslediği kolayca belirir.

Virginia Woolf’u tanıdıkça, onun adına sevinmeniz gereken birkaç şeyden biri şu: Onun ‘kendine ait bir oda’sı vardı. 28 Mart 1941 yılında, o odada yazdığı son şeyse muhtemelen bu mektuptu, kendine ait odada kendi ölümüne karar veren kadın, tüm dünyayı ve başta Leonard’ı kendi ağırlığından kurtarıyor, özgür kılıyordu:

“Sevgilim, yine çıldırmak üzere olduğumu hissediyorum. O korkunç yeniden yaşayamayacağımı hissediyorum. Ve ben bu kez iyileşemeyeceğim. Sesler duymaya başladım. Odaklanamıyorum. Bu yüzden yapılacak en iyi şey olarak gördüğüm şeyi yapıyorum. Sen bana olabilecek en büyük mutluluğu verdin. Benim için her şey oldun. Bu korkunç hastalık beni bulmadan önce birlikte bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemezdim. Artık savaşacak gücüm kalmadı. Hayatını mahvettiğimin farkındayım ve ben olmazsam, rahatça çalışabileceğini de biliyorum. Bunu sen de göreceksin. Görüyorsun ya, bunu düzgün yazmayı bile beceremiyorum.. Söylemek istediğim şey şu ki, yaşadığım tüm mutluluğu sana borçluyum. Bana karşı daima sabırlı ve çok iyiydin. Demek istediğim, bunları herkes biliyor. Eğer biri beni kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun. Artık benim için her şey bitti. Sadece sana bir iyilik yapabilirim. Hayatını daha fazla mahvedemem. Bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemiyorum.”

Şebnem Soral

01 Mart 2012

Taraf Gazetesi Kitap Eki

 

Share