Anneannem

Pazardan yeşil biber ve salatalık aldım. Hızla sırt çantama yerleştirip otobüs durağına kadar koştum. Ziyaret saati 14:00 da başlıyordu ve geç kalmıştım. Bu pazarın da kaldığım yurdun dibinde olması ne şans!

Çantamdan gelen kokular; portakal çiçeklerine Nisan kokularına karışıyor. Daha hızlı koşmam lazım. Nalan’ı uyandırmaya kıyamadım. Nalan, yan odada kalıyor. Tıp fakültesi 6. Sınıfta, intern kızlar diyoruz biz onlara, üç arkadaşlar. Geçen sefer beyaz önlüğünü verdi ziyaret saatine yetişemem diye. Sınavım vardı da o gün. Kar gibi bembeyaz, deterjan kokulu, ütülü önlüğü  giyince beni tıp fakültesi öğrencisi sandılar da kimse nereye gidiyorsun diye sormadı.

Ünüversite kampüsünün girişinde indim otobüsden, tıp fakültesi durağında. Civar illerdeki tek Araştırma Hastanesi burası, malum 80’li yıllar. Ziyaret saati yaklaştığı için olsa gerek otobüs çok kalabalıktı. Doğu’ya giden şehirler arası otobüsler gibiydi. Hasta ziyaretine gelen insanların çantalarından ağır yemek kokuları geliyordu. Geceyi hastane bahçesinde geçirecekleri için onca naylon, hasır çanta sadece hastaları için değildi. Ağlayan çocuk sesleri, çiş ve ter kokusu. Dar attım kendimi dışarı.

Ziraat fakültesinin bahçesinden gelen mis gibi portakal çiçeği kokusu karşıladı beni, neredeyse göle kadar iner bu bahçeler. Gülümsedim. Geçen yıl bu zamanlar tanışmışdık onunla. Bir yıldır da beraberiz. O da bu fakültede okuyor, bir ay kadar önce arkadaşları ile tartışıyorlardı. Konu Araştırma hastaneleri ve hastalık türlerine göre hasta sayısı, her hastalıkdan bir veya bilemedin iki vaka olmalıyı savunuyorlar,  ver yansın ediyorlardı yönetime. O sırada  bana döndü ve  “örneğin senin anneannenin orda kalması çok anlamsız,  onlarca şeker hastası varken hastahanede” diye devam etti.  Haklıydı belki , fakat bu benim kararım değildi. Her neyse, kırıldım,incelikten yoksun bir sevgili davranışı bölümünde arşivledim tüm bu olup bitenleri.  Bu ziyaretlerimden de bahsetmez oldum son zamanlarda.

Dahiliye katına çıkıp da odaya yaklaşırken keskin ilaç kokuları ile karıştı ziyaretçilerin kokusu.  Anneannemin, o güzelim yeşil gözleri parladı beni görünce, hemen hemen her gün gidiyordum. Yine de günlerdir görmüyormuş gibi bakıyordu ya bana! Hem seviniyor, hem üzülüyordum. Sarılıp öptüm onu. Anneannem çok güzel kokar, hastanede bile kendine has bir kokusu vardı. Hani nasıl desem? Yaşlı hastalar gibi kesif ekşimsi bir  ilaç kokusu gelmez ondan, tülbenti de bembeyazdır hep kar gibi. Her geldiğimde yedek tülbentini örter, çıkardığını da el sabunuyla yıkatır bana.

Anneannem şeker hastası olduğu için sadece salatalık ve yeşil biber getirmeme izin veriyorlar. Sırt çantamdan çıkarıp, yatağın kenarındaki küçük çelik dolaba yerleştirdim. Hani üzerinde DMO yazan sevimsiz, çirkin dolaba. Üzerine çiçek  koysak da şık bir vazoda, kolonya şişesini, peçeteleri, mendilleri  düzgünce yerleştirsek de soğuk, çirkin, çelik dolaptır hala. Bizim evde de vardı bu çelik dolaptan.  Arkadaşlarım dalga geçerdi dolapla; “baban bankadan mı getirdi” der gülerlerdi. Kocaman heyula gibi bir şeydi, gerçekten de devlet dairelerinde kullanılan içine kağıt dosya konan dolaplar gibiydi. Erzak dolabı olarak kullandı annem uzun yıllar. Babamın bir arkadaşı vardı, biz onu önce konfeksiyoncu sonra nalbur son olarak da mobilyacı olarak tanıdık. Son dükkan dağılırken gelmişti bu çelik dolap. Daha önce ki dükkanlardan ne kaldı elimizde kim bilir, belki üç beden büyük gelen bir palto, tam olacakken modası geçen, iki kutu siyah boya ve gereksiz bir dolu inşaat malzemesi.

Anneannem bir sürü talimat verdi o kısacık sürede; çiçeklerin suyunu değiştir, yarım kalmış meyve sularını birleştir, biraz salatalık biber yıka, meyve kabuklarını at! Biz küçükken de salonun ortasına sofra bezini serer, üzerine de koca bir tencere koyar, güveç yapmaya başlardı. “Soğan getirin! Sarımsak soyun iki baş! Ezilmişlerinden bolca domates! Onlar değil yahu sebzeliğin en altındakilerden!”

Anneannemin evi güveç kokardı, bir de kahve. Kahveyi tavada kavurur sonra da el değirmeninde çekerdi.   Kahveyi çekme kısmı biz torunlara düşerdi tatillerde, bayramlarda. Ellerimin içi kabarırdı değirmenin metal kısmını tutup çevirmekten.

Güne mutlaka şekersiz Türk kahvesi içerek başlardı anneannem. Bizim yattığımız yer yataklarının birinin ucuna ilişir, yavaş yavaş yerleşir, kahvesini beklerdi. Biz de anneannemin kızları ile yaptığı kadın sohbetine ve kahve kokusuna uyanırdık.

“Haftaya sınavlar başlıyor anneanne bir süre gelemeyeceğim” dedim ayrılırken. Sıkı sıkı sarıldım, öptüm. Ellerinin derisi ince ve kaygandı, eskisi gibi değildi. Ne kadar hızlı yaşlanmıştı son yıllarda. Yine o sevimsiz Muzaffer’e gitmemi istedi benden.  Muzaffer bey bu hastanenin başhekimi, anneannemin komşusu Rahime teyzenin oğlu. Aradan yıllar geçmiş, köprünün altından çok sular akmış bana göre ama yine de anneannem geçmişin hatırına, küçük Muzaffer’in dayılarımla oyun oynadığı ve yokluk içindeki evde ne varsa paylaşıldığı günlere bel bağlayıp ilgi istiyor ondan, hatta özel oda. Benim de hastaneye onun özel izniyle girip çıktığımı sanıyor. Bilmiyor ki bırak Muzaffer beyi, özel sekreterine dahi ulaşamadım henüz.

 

Yelda Ugan

 

Share