Borazan

Bugünün adı “Garip” hiçbir şeye benzemiyor;  kokusu bile yok. Uzun bir süredir günlere isim veriyorum.  Yan koğuştaki, her gün merdivenleri sayıyor, sonra da koridorda adımları. Benimki  daha kolay. Günlere isim veriyorum. Anlamadım diye üzülmeyin, bence doktorlar da anlamıyor. Doktor dedim de aklıma geldi; dünün adı “Borazan” dı. Doktor dünkü seansı bize müzik dinleterek başlattı, hepimiz nasıl kıkırdadık, anlatamam! Şöyle Müzeyyen Senar’dan, Minur Nurettin’den dinletseydi ya! Bütün üflemeli çalgılar sırayla üflüyordu, en kalından en inceye. Çok anlamam, ama sanki borazandan kavala, sonra en inceden en kalına, kavaldan borazana. Bu, tekrar etti durdu seans boyunca. Üzülmesin diye bir şey demedik doktora. Yeni bir uygulama zahir!

Nereden aklıma geldi kim bilir? Beni ilkokulda bando takımına almadılardı da, ben de mahallenin delisi Ali’nin borazanını çalmak istedim, Ali vermedi. Ben de Ali’ye kızdım, günlerce selam vermedim ona.

 

Burası 1800’lerin sonunda Fransızlar tarafından yapılmış çok eski, tarihi bir bina. Osmanlı İmparatorluğu‘nun hem ekonomik hem de siyasal bunalıma sürüklendiği dönem. Avrupa’dan gelen her yardımın, desteğin kabul gördüğü, ihtiyaç duyulduğu  yıllar. Bu hastane de böyle yapılmış işte. Hasta kadın ve yaşlılara sosyal hizmet adı altında başlamış proje. Kadın hastaların yatılı kaldığı tek hastaneymiş o zamanlar. Yıllar içinde de hastane bu şeklini almış. Şimdilerde de sadece biz kaldık, “deliler…”

 

Ne diyordum? Hastaneyi anlatıyordum. ”İstanbul’da kalan az sayıda tarihi hastanelerden biri” diyor dışarıdan gelenler “çok güzel, çok özel!”  “Zamanın Ermeni ustaları yapmış şu alçıpanları” diye hayranlıkla gösteriyorlar birbirlerine. Ben de bozuk duşları göstermek istiyorum onlara ama kimse benimle banyolara kadar gelmiyor.

 

Ben en çok bahçesini seviyorum bu hastanenin; yüzlerce çiçek var her tarafta yaz kış, asırlık çınar ağaçları. Hava güzelse günde iki saat bahçede kalmamıza izin veriyorlar. Ben de ayakkabılarımı çıkarıp,  kimse görmeden çoraplarımı da, toprağa basıyorum. Öyle hoşuma gidiyor ki, rahatlıyorum. Toprak ve ben buluşuyoruz, ben ona karışıyorum, o bana, fısıldaşıyoruz. Toprağın ve Tanrı’nın sesi oluyor etraftaki yüzlerce, binlerce yaprak. Rüzgar estikçe hışır hışır bir dille konuşuyorlar benimle. Bu da bana iyi geliyor,  sakinleşiyorum. “Hadi!” diyorum sonra “Beni merak ederler”  müsaade isteyip kalkıyorum  yanlarından. Bir de ziyaretçilerle bu bahçede görüşüyoruz güzel havalarda.

 

Ziyaret günleri… dışarıdakilerin hastalandığı günler.  Bizlerin burada gösterdiği uyum, söz dinleyen itaatkar bir ilkokul öğrencisi hallerimiz korkutur onları. Çok mu mutluyuz, ilaçlarla mı sakinleştik, korku ya da tehdit altında mıyız da böyleyiz…sorularıyla dolar, dolar, taşar çaresiz düşünceleri. Ne doktorlardan ne de bizlerden içlerini buran soruların cevaplarını alamadan giderler.  Önüne “neyse ki…” diye koydukları cümlelerle avunmaya çalışırlar.

 

 

Her ay hastanenin farklı bir bölümünde çalışıyoruz. Ben en çok bahçede çalışmayı seviyorum. Mutfaktan hoşlanmıyorum çünkü ateşten korkuyorum. Çamaşırhanede çalışmak da güzeldi. Mis gibi deterjan kokan çarşafları asarken kendimi reklamlardaki Ayşe teyze gibi hissediyordum, elinde Ace çamaşır suyu şişesi. Sanki sanırsın Lokman hekimin ölümsüzlük iksiri. Her neyse, hastaneye kurutma makineleri alındığından beri hiç zevki kalmadı oranın. Ben de görevler taksim edilirken her ayın başında bana bahçe çıksın diye dua ediyorum.

 

Burada her Nisan ayında kermes düzenleniyor. Hastanenin bahçesinde.  Bilseniz nasıl güzel oluyor her şey, nasıl bir cümbüş yaşanıyor!  Kırım Savaşında 300’den fazla gönüllü Fransız rahibesi İstanbul’ a  davet edilmiş. Tamamı hemşirelik eğitimi almış rahibeler yaralı ve hasta askerlere bakmak üzere gelmişler ve seyyar hastanelerde çalışmışlar. Savaş bittikten sonra madalya kabul etmeyen rahibelere Sultan Abdülmecit hizmetleri karşılığında şimdiki hastanenin yerini tahsis etmiş. Aradan 150 yıl geçmesine rağmen burada çalışan hala gönüllü Fransız hemşireler var. Kermes de bu gönüllü kadınları desteklemek için düzenleniyor. Ben de çorbada tuzum olsun dedim ikinci el standından bir palto aldım kendime 10 liraya. Kermes dışarıdan gelen ziyaretçilere de açık. Bahçede dolaşırken   yanlarından geçen, komşu teyze görüntülü fakat Fransızca konuşan kadınlar hep şaşırtır onları, döner bir daha bakarlar.

 

 

Yelda Ugan

 

16/06/16

 

Share